Bilgi Bankamız 62 Kategoride, 9052 Makale ve Konu Anlatımı içermektedir. Son Güncelleme: 27.01.2020 06:06

Osmanlı Lügatı | Bölükbaşı-Birun ağaları-Başıbozuk-Başçavuş-Başkomutanlık-Baş Bölükbaşı-Baş Kapı Kethüdası-Bayraktar-Barutluk..


İçerik Hakkında Bilgi

  • Bu içerik 17.05.2008 tarihinde tunCHEr tarafından, Büyük Osmanlı İmparatorluğu bölümünde paylaşılmıştır ve 4936 kez okunmuştur.
    Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

İçerik ve Kategori Araçları


A

ÂBÂ VÜ ECDAD: Babalar, dedeler, atalar.
ABÂ: Bazı dervişlerin ve ilmiye mensuplarının giydikleri yünden yapılmış bir giysi.
ABD: Kul, köle, mahlûk. Tasavvufta kâmil müslüman.
ABD-İ MEMLUK: Kul, köle.
ABES: Boş, saçma.
ÂB-I HAYAT: Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
ÂBİR-İ SEBÎL: Yolda giden yolcu.
ACÂİB VE GARÂİB: Anlaşılmaz ve tuhaf.
ACÂİB-İ DEKÂİK: Anlaşılmaz hileler, ince oyunlar.
A’CEMÎ: Arap olmayan.
ACÎB: Şaşılacak ve hayret edilecek şey.
ACÛZ: Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.
ACZ-I BEŞERÎ: İnsanın acizliği, güçsüzlüğü.
ACZ-I KÜLLÎ: Tam güçsüzlük.
A’DÂ: 1. “Adüvv”ün çoğulu. Düşmanlar. 2. Pek zâlim, pek gaddar.
A’DÂD: “Aded”in çoğulu. Sayılar.
ÂDÂT-I CARİYE: Kullanılan âdetler, yaşayan sosyal kurallar.
ADÂVET: Düşmanlık, husumet.
ADEM: Yokluk.
ADEM-İ KÜLLÎ: Tam yokluk.
ADEM-İ MÜSÂVÂT: Eşitsizlik.
ADEMÎ: Yokluğa ait.
ÂDET-İ CÂHİLİYYE: İslâm’dan önceki putperestlik ve müşriklik devrine ait âdet.
ÂDETULLAH: Allah’ın kâinatta câri olan usûl ve kanunu, sünneti.
ÂDİL: Adalet sahibi, doğru adaletli.
ADÎL: Benzer, eş, akran.
ADL: Adalet, çok adaletli.
ÂFÂK: “Ufuk”un çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.
ÂFÂKÎ: Havâî, herhangi bir dayanağı olmayan şey. Mekke’ye mikat sınırları dışından gelenler.
ÂFÂT: Âfetin çoğulu, musibetler, büyük felaketler.
ÂFÎF: İffetli, namuslu, terbiyeli, haramdan sakınan, nezih.
AFV Ü GUFRÂN: Bağışlama ve yarlığama.
AFV: Affetme, suçu bağışlama.
ÂGÂH: Uyanık, basiretli haberdar.
AĞNAM: “Ganem”in çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.
AĞNİYÂ: “Ganî”nin çoğulu. Zenginler.
AĞRAZ: Maksatlar, arzular, amaçlar.
AĞRAZ-I DÜNYEVİYYE: Dünyevî maksatlar, dünyevî niyetler, amaçlar.
AĞRÂZ-I FÂSİDE: Bozuk maksatlar, bozguncu niyetler.
AĞRAZ-I NEFSÂNİYYE: Nefsanî maksatlar, nefsî arzular.
AĞRAZ-I ŞAHSİYYE: Şahsî maksatlar, ferdî niyetler.
ÂĞÛŞ: Kucak, sığınılacak yer.
AĞYÂR: Başkaları, düşmanlar, yabancılar.
ÂHAD HABER: Bir kişi tarafından rivayet edilen hadis veya rivayetler.
ÂHÂD: “Ehad’in çoğulu. Birler, birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHAR: Başkası, diğeri, yabancı.
AHBÂR: “Haber”in çoğulu. Haberler.
AHBÂR-I SADIKA: Doğru haberler.
AHD U EMÂN: And ve emniyet, korkusuzluk, güvenlik.
AHD U MÎSÂK: Yemin ve anlaşma, kesin söz.
AHD: 1. Söz verme. 2. Yemin, and. 3. Devir, zaman, gün.
AHD-İ HARİCÎ: Daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eden Lâm-ı tarif.
ÂHENG: Uygunluk ve düzen.
AHFÂ: Çok gizli, en gizli.
AHFÂD: “Hafîd”in çoğulu. Torunlar.
AHİD: (Bak: AHD).
ÂHİR ZAMAN PEYGAMBERİ: Son zaman Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.).
ÂHİR ZAMAN: Son zaman, dünyamızın son çağı.
AHİZ: (Bak: AHZ)
AHKÂM: Hükümler, kanunlar.
AHKÂM-I AMELİYYE: Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.
AHKÂM-I EZELİYYE: Ezelî hükümler, başlangıcı bilinmeyen hükümler.
AHKÂM-I FER’İYYE: Asla ait olmayan, ikinci derecedeki hükümler.
AHKÂM-I ULUHİYYET: Allahlık hükümleri, ilâhlık hükümleri.
AHKÂM-I UMÛMİYYE: Umûmî hükümler.
AHKEMU’L-HÂKİMİN: Hükümdarların hükümdarı, hâkimlerin hâkimi olan Allah.
AHLÂK-I ZEMÎME: Kötü huylar, çirkin davranışlar.
AHLÂM: “Hulm”ün çoğulu, karışık rüyalar.
AHRÂR: Hürler, esir ve köle olmayanlar.
AHSEN: “Husn”den. En güzel, pek güzel, daha güzel.
AHSEN-İ TAKVÎM: En güzel ve en iyi kıvamda en güzel biçimde.
AHSENÜ’L-KASAS: 1. Kıssaların, hikâyelerin en güzeli. 2. Yusuf Sûresi.
AHZ: 1. Alma, tutma, kabzetme, 2. Kabul etme. 3. Tessellüm. 4. Sorgulama.
AKABE: 1. Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire. 2. Tehlike. 3. Tehlikeli geçit. 4. Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.
AKÂİD: Akîdeler, inançlar, dinin itikadî hükümleri.
AKAR: Gelir, gelir getiren gayr-ı menkuller.
AKD: 1. Anlaşma, sözleşme. 2. Bağlama, düğümleme.
ÂKIBET: Nihayet, sonuç.
ÂKIDEYN: Anlaşma veya sözleşme.
ÂKIL BÂLİĞ: Ergenlik, olgunluk çağına gelen.
ÂKILÂNE: Akıllıca.
AKÎDE: İtikad, iman.
ÂKİF: 1. İbadette devamlı olan kimse. 2. Sebat eden.
AKİKA: Yeni doğan çocuk için Allah’a şükür maksadıyla kesilen kurban.
AKÎM: 1. Beyhude, boş yere. 2. Kısır erkek veya kadın.
AKL-I SELÎM: Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.
AKLÎ: Akla ait, akla uygun.
AKRÂN: Birbirine benzeyenler, em-sâl, yaşıt, denk.
AKRİBA: Akraba, aralarında soy veya sihriyetçe yakınlık olanlar.
AKSÂ: En uzak, en son.
AKSÜ’L-AMEL: Tepki, istenilen şeyin zıddının hâsıl olması.
AKTAR: Baharatçı.
AKTÂR: Kuturlar, çaplar, dairenin merkezinden geçen hatlar, bölgeler, taraflar. Her taraf.
AKVÂ ve AHZAR: Daha kuvvetli ve daha açık.
AKVÂ: Daha kuvvetli, en kuvvetli.
AKVÂL: “Kavl”in çoğulu. Kaviller, sözler.
AKVÂM: Kavimler, milletler.
AKVÂM-I SÂİRE: Diğer kavimler.
A’LÂ: En yüce.
ALADDERECÂT: Derecelere göre.
ALÂK SÛRESİ: Kur’ân-ı Kerim’in 96. sûresi.
ALAKA: “Alak”dan yapışkan sıvı, embriyo.
ÂLÂM: Elemler, kederler, acılar.
ALÂMET: İşaret, nişan.
ALÂMET-İ FARİKA: Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.
ÂLÂT: Âletler, vasıtalar.
ÂLÂT-I CİSMANİYYE: Maddî âletler.
A’LÂ-YI İLLİYYÎN: Cennette en yüksek derece, olgun kişilerin Allah katındaki dereceleri.
ALE’L-HUSÛS: Hususiyetle, özellikle.
ALE’L-USÛL: Usûl üzere. Usûle göre, usulen.
ÂLEM: Kâinat, dünya.
ALEMDÂR: Bayraktar, sancaktar.
ÂLEM-İ CİSMANİYYE: Maddî âlem, kâinat, dünya.
ÂLEM-İ EŞBÂH: “Şebah”tan: 1. Cisimler âlemi, varlıklar âlemi. 2. Hayaller âlemi.”Şibh ve şebih”den: Misaller âlemi.
ÂLEM-İ KABİR: Kabir âlemi.
ALESSEVİYYE: Aynı seviyede, eşit olarak.
ÂL-İ FİRAVUN: Firavun ailesi. Firavun soyu.
ÂLİŞÂN: Şan ve şerefi yüksek olan.
ALİYYU’L-A’LÂ: Pek iyi. Fevkalâ-de.
ALLAH BES BÂKÎ HEVES: Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir.
ALLÂME: Bilginlerin en bilgilisi.
ALLÂMÜ’L-GUYÛB: Esmâ-i Hüs-nâ’dan biri, bütün gizlileri bilen Allah.
ÂMÂ: Kör.
AMDEN: Kasten, bile bile, isteyerek.
AMELDE İ’TİDÂL: Amelde aşırılıktan uzak, dengeli.
AMEL-İ SALİH: Allah’ın rızasına uygun olan her iş.
AMELİKA: Eskiden Sîna yarımadasında yaşamış olan bir kavim.
AMÎK: Derin. Bahr-i amîk: Derin deniz. Fikr-i amîk: Derin düşünce.
ÂMİL: 1. Sebep. 2. İş yapan. 3. Zekat toplayan memur.
ÂMM: Umumî, genel.
AMR: Bir erkek ismi.
AMÛD: Direkler, sütunlar.
ANÂSIR-I MUHTELİFE: Çeşitli unsurlar.
ANKA-YI MUĞRİB: İsmi var, cismi yok. Ankâ kuşu.
ANVETEN: Cebren, kahren, zorla, sıkıntı ile.
ANYEDİN: Elden.
ÂRÂBÎ: Bedevî. Çölde yaşayan köylü.
A’RÂF: Cennetle cehennem arasında bulunan bir yer.
ARAFAT: Mekke’ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce’nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.
ARASAT: Mahşer yeri, haşir ve neşir meydanı.
ARAZ: 1. İşaret, alâmet. 2. Tesadüf. 3. Kaza, felaket. 4. Kendi kendine vücut bulmayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet.
AREFE: Kurban bayramından bir önceki gün.
ARIZÎ: Sonradan hasıl olan şey. Geçici.
ÂRÎ: Temiz, hür, uzak.
ÂRİF: Anlayışlı, bilgili.
ARŞ: 1. Taht. 2. Dokuzuncu gök. 3. Çardak. 4. Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
ARZ: yeryüzü, dünya, genişlik.
ARZ-I MUKADDES: Kutsal ülke. Kudüs, Filistin.
ASÂ: Değnek, sopa, baston.
ASABÂT: 1. Baba tarafından olan akrabalar. 2. Şer’an miras alamayan akrabalar.
ASABE: Baba tarafından akraba olanlar.
ASAHH-I RİVÂYET: En doğru olan rivayet.
ÂSÂR: Eserler.
ÂSÂR-I ATÎKA: Eski eserler.
ASÂ-YI MÛSÂ: Hz. Musa’nın sopası.
ASGARİ: En az, en küçük.
ASHAB: Hz. Peygamber’i mümin olarak gören ve o iman üzere ölen kimseler.
ASHÂB-I KEHF: Mağara arkadaşları. Bunlar, zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.
ASHAB-I MEŞ’EME: Uğursuz, şerli kişiler, kötüler.
ASHAB-I MEYMENE: Uğurlu kişiler, iyi kimseler.
ASHAB-I YEMİN: Uğurlu, meymenetli kimseler.
ÂSIF: Şiddetli rüzgar, fırtına.
ÂSİ: İsyan eden.
ÂSİM: Günah işleyen, günahkâr.
ASNÂM: “Sanem”in çoğulu. Putlar.
ASR: 1. İkindi namazı. 2. İkindi vakti. 3. Yüzyıl, çağ.
AŞR: Kur’ân-ı Kerim’den on âyet miktarı okunan kısım.
ATÂ: İhsan, lütuf, bağışlama.
ATALET: Tembellik, hareketsizlik.
ATF-I BEYAN: Kapalı bir sözü, açıklayan cümle.
ATIF (ATF): 1. Eğme, meyletme, 2. Bağlama.
ÂTİH: Bunak.
ATİYYE: Hediyye, ihsan, bahşiş.
ATTAR: (Bak: AKTAR)
AVÂLÎ: Yüceler, büyükler. Medine etrafındaki semtler.
AVAM: 1. Halk. 2. Soylu veya bilgin olmayanlar.
AVÂMİL: 1. Âmiller, sebepler. 2. Arap nahvine ait ve bu isimdeki kitap.
A’YÂN: 1. İleri gelenler. 2 Gözdeler.
A’YÂN-I SABİTE: Allah’ın ilminde varlıkların değişmez suretleri, öz mahiyetleri.
ÂYÂT: Âyetler.
ÂYÂT-I BEYYİNAT: Açık seçik âyetler.
ÂYÂT-I TEKVİNİYYE VE TEŞRİİYYE: Yaratılışa ve şeriata ait âyetler.
AYIN: Arap alfabesinin 21. harfi. Ebced hesabında sayı değeri 70’dir.
ÂYİN: 1. Tören, âdet. 2. Dinî bazı gösteriler. Mevlevî âyini gibi.
AYN: 1. Göz, 2. Pınar. 3. Eşyanın hakikatı.
AYNE’L-YAKÎN: Müşahede ve keşif ile hâsıl olan ilim.
A’ZÂ: Uzuvlar, organlar, üyeler.
AZÂB: 1. Büyük sıkıntı, şiddetli elem. 2. Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.
AZÂB-I NÂR: Cehennem azabı.
ÂZÂDE: Serbest, hür, kayıtlardan kurtulmuş.
AZ’AF-I MUZÂAF: Kat, kat, pekçok.
AZAMET: Büyüklük, kibirlilik.
AZDÂD (EZDÂD): Zıd olan şeyler.
AZHAR: En açık:
AZÎMÜ’Ş-ŞÂN: Şânı büyük.
AZÎZ: 1. Allah’ın isimlerinden biri. Değerli. 2. Ermiş, velî.


B

BAB: 1. Kapı. 2. Fasıl, bölüm.MİNE’L-BAB İLE’L-MİHRAB: Kapıdan mihraba dek, baştan sona kadar.
BÂDİYE: Kır, ova, sahra, çöl.
BÂGÎ: Âsi, baş kaldırmış, haksızlık eden.
BAĞÇE: Bahçe.
BAĞTETEN: Ansızın, zulüm, isyan.
BAĞY: Azgınlık, zulüm, isyan.
BAHIYRE: Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.
BÂHİL: 1. İşsiz, avare, başı boş. 2. Yularsız deve.
BAHÎL: Cimri, tamahkâr.
BÂHİR: 1. Yalancı, ahmak. 2. Ekin sulayıcı, sulayan. 3. Belli, açık. 4. Işıklı, parlak, güzel.
BÂHİRE: 1. Çok koşan cins deve. 2. Dikenli ağaç.
BAHR Ü BERR: Deniz ve kara.
BAHŞ: Bağış, ihsan.
BÂİN: Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.
BÂİS: 1. Sebep olan, gerektiren. 2. Gönderen. 3. Yeniden yaratan.
BAKAR: Sığır, öküz, manda cinsleri.
BAKARA: 1. Sığır, inek. 2. Kur’ân-ı Kerim’in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.
BAKİYYE: Artan, artık, geri kalan.
BÂLİĞ: 1. Erişmiş, vâsıl olmuş, son mertebeyi bulan. 2. Yekûn.
BÂP: (Bak: BÂB )
BÂR: 1. Allah. 2. Yemiş, meyva. 3. Yük, ağırlık. 4. Yağdıran, serpen, döken.
BÂRİD: 1. Soğuk. 2.Letafetten uzak nâhoş.
BÂRİZ: Açık, belli, âşikâr, zâhir.
BA’S: 1. Gönderme, yollama, gönderilme. 2. Allah’ın bir peygamberi, Hak dinine davete memur buyurması. 3. Dirilme veya diriltme.
BASAR: 1. Görme, görüş, görme yeteneği. 2. Zihnî algı.
BÂSİR: Gören, görüp anlayan, ferasetli, zeki.
BASÎRET: Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.
BAST: 1. Yayma, açma. 2. Özellikle hurufilikte cezbe ve tefekkür içinde kendinden geçmeyi ifade eder.
BÂTIN: 1. İç, içyüz, gizli, sır, derunî. 2. Allah’ın isimlerinden.
BATN: Karın, kuşak, nesil.
BÂYİN: Aralayıcı, ayıran, ayırıcı özellik.
BA’Z: Bir şeyin bir bölümü,bir parçası, bazısı.
BED NAZAR: Kötü bakış.
BED: Kötü, çirkin, işe yaramaz.
BEDÂ’-BEDA’AT: Güzellik, yenilik, bediilik.
BEDÂHET: 1. Açıklık, bellilik. 2. Ansızın ortaya çıkma.
BEDÂYİ’: İcat edilmiş güzel şeyler. Sanat eserleri.
BEDBAHT: Talihi kötü olan, talihsiz.
BED-BİN: Her şeyi kötü gören, karamsar.
BEDEL: 1. Değer, kıymet. 2. Başkasının parası ile onun yerine hacca giden kimse yerine geçen.
BEDEL-İ BA’Z: Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.
BEDEL-İ İŞTİM’ÂL: Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.
BEDEL-İ KÜLL: Kapalı bir söze bütün yönleriyle yapılan açıklama.
BEDEVÎ: Çölde çadırda yaşayan göçebe, çöllü, Arap göçebesi.
BEDİA: 1. Yaratma. 2. Estetik değeri yüksek, sanat eseri, eşine az rastlanan güzel.
BEDİHİ: 1. İspat gerekmeyecek şekilde açık. 2. Akla kendiliğinden gelen.
BEDİÎ: Güzel, beğenilen, sanatlı söz.
BEDR-BEDİR: 1. Dolunay, ayın ondördü. 2. Mekke ile Medine arasında bulunan Bedir gazasının yapıldığı yer.
BED-TAHRİR: Kötü yazı.
BEHA-BAHA: 1. Güzellik, süs, pırıltı. 2. Kıymet, değer, bedel.
BEHAİM: 1. Dört ayaklı hayvanlar. 2. Suriye’de bir sıradağ.
BEHÇET: Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.
BEHİME-İ EN’AM: Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.
BEHİMÎ: Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.
BEİS-BE’S: 1. Zarar, ziyan. 2. Korku, azap, sıkıntı, fenalık. 3. Kuvvet, kudret.
BEKA: Devam, sebat, evvelki hal üzere kalmak, ölmezlik, ebedilik.
BEKA-YI ERVAH: Ruhların kalıcılığı, devamlılığı.
BEKA-YI RUH: Ruhun kalıcılığı, ölmezliği.
BELAGAT Ü FESAHAT: Tam yerinde açık ve güzel söz söyleme.
BELAGAT: İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.
BELİĞ: 1. Açık, düzgün söz söyleyen. 2. Güzel, sanatlı söz. Belâ-gatli.
BENÂM: Namlı, ünlü, meşhur.
BENAN: Parmak ucu.
BENÎ İSRAİL: İsrailoğulları, yahudiler.
BERAAT: 1. Temizlik, arılık. 2. Olgunluk, güzellik.
BERA’ÂT-I İSTİHLÂL: Söze güzel ve etkili başlangıç.
BEREKÂT: Bolluklar, uğurlar, hayırlar.
BEREKÂT-I KELÂMULLAH: Allah kelâmının verdiği feyizler, bolluklar, uğurlar.
BER-HAYAT: Sağ, diri, yaşayan.
BERÎ: Sâlim, kurtulmuş, temiz arınmış.
BERİ: Yakın mesafe, ötenin zıddı.
BERK: 1. Şimşek, parıltı, kıvılcım. 2. Sert, katı.
BERR: 1. Doğru sözlü, hayır işleyen kimse. 2. Kara, toprak.
BER-TARAF: Bir yana atılan, ortadan kalkan. Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.
BERZAH ÂLEMİ: Ruhlar âlemi.
BERZAH: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. Can sıkıcı. 3. İnce uzun kara parçası. 4. Dünya. 5. Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.
BES: Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.
BE’S: Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
BEŞÂRET: Müjde, muştu, iyi haber.
BEŞÂRET-ÂVER: Müjdeci, iyi haber getiren.
BEŞER: İnsan, bütün insanlar, Ebu’l-Beşer: İnsanlığın babası, Hz. Âdem.
BEŞERİYYET: 1. İnsanlık. 2. İnsanın yaratılış özellikleri.
BEŞİR: 1. Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü. 2. Hıristiyan Araplar’da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse. 3. Peygamberimizin bir vasfı.
BEY’: Satma, satılma, satış.
BEYAN İLMİ: Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
BEYÂN: Anlatma, açıklama sanatı.
BEYN: Aralık, arasında, arada.
BEYNÛNET: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. İhtilaf, anlaşmazlık, ara açıklığı.
BEYT: Ev, mesken, oda, oba.
BEYT-İ ATİK: Eski ev, Kâbe.
BEYT-İ MAMUR: Kâbe’nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.
BEYTULLAH: Allah’ın evi, Kâbe, insan kalbi.
BEYTÛTET: Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.
BEYTÜ’L-MAKDİS: Mukaddes ev, Mescid-i Aksa, Kudüs’teki büyük camii.
BEYYİN: Belli, açık, âşikar.
BEYYİNÂT: Açık, belli şeyler.
BEYYİNE: 1. Delil, şahit. 2. Kur’ân’ın 97. sûresi.
BEYZÂ: 1. Çok beyaz. 2. Demirden savaşçı başlığı. 3. Yumurta.MİLLET-İ BEYZÂ: Beyaz millet, müslümanlar.
BEZL: Bol bol verme.
BÎA-BİYAT: Birinin hakimiyetini kabul etmek, emirlerine uyacağına söz vermek.
BİAT OLUNMAK: Birine itaat edilmek, hükmüne girmek.
BİD’AT: 1. Sonradan ortaya çıkan şey. 2. İslâm’da Peygamberimizden sonra ortaya çıkan değişik âdetler.
BİD’AT-I HASENE: Beğenilebilir, güzel yenilikler.
BİD’AT-I SEYYİE: Kötü yenilikler.
BİDÂYET: Başlama, başlangıç.
BİDAYETEN: Başlangıçta, ilkin.
BİİZN-İ HÜDA: Allah’ın izni ile.
BÎKARAR: 1. Kararsız. 2. Rahatsız.
BİKR: Dokunulmamış, bekâret, bâ-kire.
BİKR-İ FİKR: Hiç söylenmemiş, yeni fikir.
BİLÂ BEDEL: Bedelsiz, karşılıksız.
BİLÂ KAYD Ü ŞART: Kayıtsız şartsız.
BİLÂ: … sız.
BİLAD: Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
BİLÂD-İ ARAB: Arab ülkeleri.
BİLAFASILA: Fasılasız, aralıksız.
BİLÂH: Arkaları büyük olan kadınlar.
BİLLUR: 1. Duru, kristal. 2. Necef taşı.
BİN: Oğul.BİN MEHMED: Mehmed’in oğlu.
BİNA: 1. Yapı, ev. 2. Yapma, kurma. 3. Göz, gören, görücü.
BİNAEN ALA ZÂLİK: Bunun üzerine, bundan dolayı.
BİNAEN: …den dolayı, …den ötürü.
BİNÂENALEYH: Ondan dolayı, onun üzerine, şu halde.
BİRR: İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat. 2. Dininde ibadetinde kuvvetli olan. 3. Bağışta bulunma.
Bİ’SET: Gönderme.
Bİ’SET-İ MUHAMMEDİYE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberlikle görevlendirilmesi.
Bİ’SET-İ NEBEVİYYE: Peygamberin, peygamberlikle gönderilişi.
BU’D: Uzaklık, aralık, boyut.
BU’D-İ MESAFE: Gidilen yolun uzaklığı.
BUĞZ: Düşmanlık duyma, nefret, kin.
BUĞZETMEK: Kin gütmek, düşman olmak.
BUHÛL: Cimrilik, tamahkârlık.
BUK’A: 1. Ülke, yer. 2. Büyük bina. 3. Benek, leke.
BURAK: Peygamberimizin mirac gecesi bindiği binek.
BURC: 1. Kale, yüksek bina. 2. Herhangi bir şekli gösteren ve özel ad alan sâbit yıldızlar topluluğu, galaksi. 3. Güneşin girip çıktığı on-iki burçtan her biri: Yengeç, kova, akrep.
BURC-İ ÂBÎ: Suya ait burçlar: Yengeç, akrep, balık.
BURC-İ BÂDÎ: Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.
BÜHTAN ETMEK: İftira etmek.
BÜHTAN: Yalan, iftira, birine işlemediği suçu yükleme.
BÜLEGA: Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.
BÜLEGA’-İ BEŞER: Belegat ilmi mütehassısları.
BÜLEGÂ-İ ULEMÂ: Belagat bilginleri ve âlimler.
BÜLÛĞ: 1. Erginlik, olgunluk çağına girme, yetişme. 2. Yaklaştırma.
BÜNÜVVET: Oğulluk, evlatlık.
BÜNYÂN: Yapı, bina, bir şeyin yapısı.
BÜNYAN-I MERSUS: Birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş yapı.
BÜRHAN: Kesin delil, hüccet.



Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

Bu içerik 17.05.2008 tarihinde tunCHEr tarafından, Büyük Osmanlı İmparatorluğu bölümünde paylaşılmıştır ve 4936 kez okunmuştur. Bu içeriğin devamında incelemek isteyebileceğiniz 11 adet mesaj daha bulunmaktadır.

Osmanlı Lügatı | Bölükbaşı-Birun ağaları-Başıbozuk-Başçavuş-Başkomutanlık-Baş Bölükbaşı-Baş Kapı Kethüdası-Bayraktar-Barutluk-Gülam-Evlad-ı Fatihan-Erkan-ı harp-Devşirme-Cemaat ortaları-Aman-Ak Alem-Ahkam Defteri orjinal içeriğine ulaşmak için tıklayın ...

Önceki MakaleThe key when bringing up anything like this is to say it gently Sonraki MakaleAkıllı İşaretler Nedir? | Akıllı İşaretler Sembol Sistemi - Akıllı İşaretler Sınıflandırma Sistemi - Akıllı İşaretler Anlamları

İçerik Hakkında Bilgi

  • Bu içerik 23.08.2009 tarihinde Sema tarafından, Büyük Osmanlı İmparatorluğu bölümünde paylaşılmıştır ve 2307 kez okunmuştur.
    Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

İçerik ve Kategori Araçları


Osmanlı Lügatı

:z30: Bölükbaşı


Osmanlı askerî teşkilatında ağa bölüklerinin kumandanlarına mülkî teşkilâtta da çeşitli grupların başkanlarına verilen ad. Bölükbaşı atlı olup, atlarının sol tarafına bir demir gürz ve bir kalkan asılıydı. Padişahlar camiye giderken Bölükbaşları, süslü elbiseler ve başlarına da değerli taşlarla işlenmiş başlık giyerler, ellerinde mızrak gibi uzun kamışlar tutarak, alaya katılırlardı. XVI. yüzyılda ağabölüğü Bölükbaşlarının mevcudu 58 olup gündelikleri 9 akçe idi. Zamanla mevcutları ile birlikte gündelikleri artmıştır.

Bölükbaşları, kale muhafızlığı göreviyle ve 8.000-15.000 akçe dirlikle tımara çıkarlardı.

Yeniçeri Ocağı’ndaki bölükbaşılarından başka kapıkulu süvarisinin bölükleri dışındaki bölüklerin kumandanlarına ve sanıca sekban, levend, tüfekçi denilen kapı halkı teşkilâtının başında bulunanlara da bölükbaşı denirdi.


:z30: Birun ağaları

Osmanlı Devleti’nde büyük eyaletlerin yönetimine memur edilen idarî görevlilerdir. Beylerbeyi, eyaletlerin daha çok askerî idaresiyle meşgul olurdu. Osmanlı tarihinde önemli yeri olan Beylerbeyliğin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk Beylerbeyi’nin bazı kaynaklarda Lâlâ Şahin Paşa,bazılarında ise Timurtaş Paşa’nın olduğu yazılmaktadır. Avrupalı tarihçilere göre, İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın doğuya ve batıya ait iki (demostikos lön Skbolön) ordu komutanı teşkilatı örnek alındığı iddia ediliyorsa da fetihten önce Rumeli ve Anadolu’da bu görevlilerin bulunduğu bilinmektedir.

Bu teşkilâtı Osmanlılar, Selçuklulardan almışlar, yetkilerini kendi idarî sistemlerine göre uygulamışlardır.

Beylerbeylerin emirleri altında sancakların mülkî idaresine bakan sancakbeyi kazaların güvenliğine bakan subaşı, adalet işlerine bakan kadılar vardı. Bunlar bölgelerini geniş yetki ile idare ederlerdi. Divan-ı Hümâyûn’un küçük bir örneği olarak, başkanlıkları altında divan kurulurdu.

Beylerbeylerinin ün tuğu ve değişik dirlikleri olurdu. En az dirlik 400.000 akçe idi. Eyalet merkezinde maiyetiyle birlikte otururlar, sefere çıkarken de maiyetleri yanlarında bulunurdu.

Sultan Fatih Mehmet tarafından hazırlatılan kanunnamede belirtildiğine göre Beylerbeyliği Divan-ı âlide, vüzera, defterdar ve kazasker altında sırası olan önemli bir görevdi. Yine aynı kanunnameye göre, Beylerbeyi vüzeradan bir tabaka alttadır ve kadıların başındadır.

Beylerbeyi yalnız idareci değil aynı zamanda askerî komutandır. Savaş zamanında askeri ile dövüşür, savaş bittikten sonra tekrar eyaleti başına dönerdi.


Beylerbeyiler arasında derece farkı bulunur, rütbe farkı hariç, işgal ettikleri eyaletlerin fetih bakımından eskiliği göz önüne alınarak sıra takip ederlerdi. Yine aynı kanunnamenin esaslarına göre, Rumeli beylerbeyi, teşrifatta diğer beylerbeyinden farklıydı. Divan-ı Hümâyün’da iskemlede oturma hakkına sahiptiler. Diğer bir farkı da ahkâmda kendisine “Paşa” lafzı ve “damatmealihu” ibaresi yazılırdı.

1864 yılında yapılan vilayet teşkilâtı üzerine, vilayetlere gönderilen idarecilere vali adı verilmiştir.

:z30: Başıbozuk

Savaş sırasında orduya gönüllü olarak katılanlara verilen addır. Bunlar düzenli

ordunun asıl kuvveti ile karıştırılmaz, süvari veya piyade olarak katıldıklarına göre, ayrı silâh ve teçhizat ile ayrı kumandanlar idaresinde olarak teşkil edilen kıtalar halinde ve yardımcı asker suretinde görev yaptırılırdı. 1854 Osmanlı-Rus savaşı sıralarında disiplinli bir hale getirilmelerine çalışıldı ve bu iş ile özellikle Fransız generali Joussouf ile inginiz generali Biston görevlendirildi ise de bir sonuç alınamadı. Başıbozukların düzensizliği özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendini göstermiş ve bu usul o zamandan sonra bütünüyle terkedilmiştir.

Eskiden taşradan İstanbul’a gelip, yersiz-yurtsuz dolaşanlara da başıbozuk denilirdi. Sonraları, askerî sınıfa dahil olmayan bütün sivil halka başıbozuk denilmiştir.

:z30: Başçavuş

Yeniçeri Ocağı’nın ağa bölüklerinden beşinci bölüğün kumandanı ve bütün ocağın başçavuşu idi. Kendisinden başka iki çavuştan, orta çavuş ve küçük çavuştan ayırmak için bu ad verilmiştir. Çavuş-i büzürg veya Serçavuş da denilirdi.

XV. yüzyılın ortalarından XVI. yüzyıl ortalarına kadar ocak çavuşu, sekbanlar çavuşu idi. Ayrıca odası da yoktu. Ağa bölüklerinin kurulmasından sonra çavuşluk, sekbanlar çavuşundan alınarak ağa bölüğünde ihdas edilen “başçavuş”a verildi ve beşinci ağa bölüğünde ona oda tahsis edildi.

Başçavuşlara önceleri on akça günlük tayin edilmiş iken sonradan bu miktar arttırılarak on üç ve daha sonra yirmi, yirmi bir akça oldu.

:z30: Başkomutanlık

Bir devletin bütün silâhlı kuvvetlerinin en büyük komutanı.Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlar ordunun başına geçer ve başkumandanlık yaparlardı. Fakat Sultan Kanunî Süleyman devrinin sonlarından itibaren bu durum uygulanmadı. Sadrazamlar ve serdar-ı ekrem tayin olunanlar, başkumandanlık görevini üstlendiler.

Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı yıllarında “Başkomutanlık Vekilliği” kuruldu ve bütün yetki bunlara verildi. Kurtuluş Savaşı’na ise bu görev Sakarya Meydan Savaşı’ndan itibaren Atatürk tarafından yerine getirildi.

:z30: Baş Bölükbaşı

Yeniçeri Ocağı teşkilâtında ağa bölükleri kumandanlığı görevini yapan ve “Bölükbaşı” adını taşıyan subayların en kıdemlilerine verilen addır.

:z30: Baş Kapı Kethüdası

Yeniçeri subaylarından muhzır ağanın emrindeki kapı kethüdalarının başı. Baş Kapı Kethüdası, vezîr-i âzam dairesini korur, vezîr-i âzam’ın emirlerini yerine getirirlerdi.

Vezîr-i âzam’ın şehirde yaptığı teftiş gezilerinde bunlardan beşi yanında bulunur, cezalandırılanları falakaya çekerlerdi, adlarına da falakacı denilirdi.

İdarî yönden suçluları yakalamak, idam cezalarım infaz etmek Baş Kapı Kethüdalarının görevleri arasında idi.

:z30: Bayraktar

Yeniçeri birliklerinin bayraklarını taşımakla görevli subay. Bayraktara Bayrakçı ve Alemdar da denilmiştir. Yeniçeri Ocağı’nı teşkil eden yaya, sekban ve ağa bölüklerinin veya ortaların her birinde bir bayraktar bulunur ve derece sırasına göre bayraktar, ortaların subayları arasında beşinci gelirdi. Yeniçeri Ağası’nın maiyetini teşkil eden ve Ağa Gediklileri denilen 19 kişilik maiyetin içinde de ocağınken büyük bayrağım taşımakla görevli bir Baş Bayraktar vardı. Diğer Kapıkulu ocaklarının her birinde de bir bayraktar bulunurdu. Yeniçeri ortalarında birliğin en kıdemlisi olan Başeski ve subay derecesinde tutulan kişiler de bayrak taşıma işinde bayraktarın yardımcısı idiler. Yeniçeri Ocağı’nda İmamı Azam Bayrağı, Ağa Sancağı, Alay Bayrağı, Kethüda Bayrağı ve Çatal bayrakları vardı. Seferde İmam-ı Âzam bayrağı Yeniçeri Ocağı Ağası’nın çadırının önüne dikilir, bölük ve ortaların bayrakları da kendi komutanlarının çadırları önüne konurdu.

Yeniçerilerden biri meydan dayağıyla cezalandırılırken, törende vekilharç ile birlikte mum tutmak bayraktarların göreviydi.

:z30: Barutluk

İçerisine barut koyup üstte taşımak için kullanılan kabın adı idi. Yürek biçiminde olan bu kap, omuza bir ip veya kayışla asılırdı. Buna “barut kabağı” da denirdi.

:z30: Kadırga

Osmanlı donanmasında kullanılan bir çeşit savaş gemisi. Osmanlı donanmasının esasını kadırgalar teşkil ederdi. Kadırgalar yirmibeş oturaklı olup, sağ ve sol küreklerinin adedinin elli olması gerekiyorsa da, bu oturaklardan birinin matbah olması sebebiyle kürek adedi 49′du. Kadırganın her küreğini dört-beş kişi çekerdi. Kadırgalar gayet uzun ve ensiz ve hemen su ile beraber denecek kadar alçak ve hareketleri çok seriydi. Önceleri karpuz kıçlı değillerdi, XVII. yüzyılda bu biçimde yapılmaya başlandı. Osmanlı kadırgalarının boylan 165-168, enleri 21-22 kademdi. Kıç irtifaı 18, baş irtifaı 11 karıştı.

Her kadırgada harita kullanmasını bilen ve pusuladan anlayan bir kaptan ile bir odabaşının emrinde, biri odabaşı olarak tirinkete (yelken) kullanan yirmi âlâtçı ile iki dümenci, bir yelkencibaşı ve yelkencinin emrinde olarak gömi denilen iki vardiyan, iki dülger, iki kürek yapıcı, iki kalafatçı ki toplam 35 kadar gedikli gemicisi ve bunlardan başka yirmi dört oturakta dörder kişiden 96 kürekçisi ile 100 savaşçısı vardı ve kadırga mevcudu 330 kişi idi. XV.yüzyıl sonlarında bir kadırgada bir büyük top ile darbaz ve 8 aaet de pranki topu bulunuyordu.

XVIII. yüzyıl başlarından itibaren kadırgalar önemlerini kaybetmişler ve yerlerini kalyonlara devretmeye başlamışlardır. III. Ahmet devrinden başlayarak sayılan azaltılan kadırgalar I. Abdülhamit devrinde ortadan kaldırıldılar. Osmanlı donanmasında kadırga olarak yalnız kaptan paşa baştardesi kaldı.

:z30: Gülam

Tımar sahiplerinin savaş zamanında yanlarında götürdükleri savaşçılar için kullanılan bir tabirdir. Kapıkulu askerlerine “Gulâm-ı der” de denmektedir. İran’da Şah Abbas zamanında Osmanlılardaki kapıkulu teşkilâtı örnek olarak kurulan Gulâm kıtaları veya şah nökerleri adı verilen bu orduyu, kulları ağasının emrinde sayılan dörtbin kadar olan süvari kıtaları meydana getiriyordu.

:z30: Evlad-ı Fatihan

Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılda meydana getirilen bir askerî teşkilâtın adı. XVII. yüzyılda akıncı ve yürük teşkilâtında ortaya çıkan çözülme, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki savaş gücünün azalmasına yol açmıştı. Yoklamalarda eşkinci veya yamak olarak kayıtlı bulunanların yerlerinde olmadıkları, sefer zamanlarında da bunlara bırakılan askerî görevlerin yapılmadığı görülmekte idi. ikinci Viyana kuşatmasından (1683) sonra sürekli savaşma durumu Rumeli yerli kulları arasındaki bu aksaklığın düzeltilmesini zorunlu kılıyordu. 1691′de çıkarılan bir fermanla Rumeli’deki yürükler sağ sol ve orta kolda yeniden yoklamaya tabii tutuldular. Evlâd-ı Fatihan adı altında yeniden bir disiplin altına alındılar. Böylece eski yürük ve tatar göçebe toplulukları yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi, yeni bir kuruluş halinde, yine askerî bir hizmetle Evlâd-ı Fâtihân’da görev aldılar. Bu göreve tayin edilen vezir veya beylerbeyleri ise “yürük hâkimi” adiyle anıldılar.

1697′de yürük hakimi Çakırcı Hasan Paşa’nın yapmış olduğu yoklamaya göre,

Evlâd-ı Fatihan 1116 hane ve 16582 kişi olarak tespit olundu. Bunlardan her altısından biri kendi çeribaşlarının emri altında sefere gitmekle görevlendirildiler.

Evlâd-ı Fâtihân’ı Çeribaşılan (yürük teşkilâtında serasker) yönetmekte idi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitleri ise İstanbul’da otururlardı.

Bu teşkilât kuruluş yıllarında sadece Rumeli’deki askerî faaliyetlere katılmakla yükümlü idi. Ancak yüzyılın sonlarına doğru imparatorluğun çeşitli yerlerinde görev almışlardır (Gürcistan ve İran seferleri gibi).

1826′da 24 grupta toplanarak, dört tabur haline getirildiler. Kaza müdürü derecesinde olan çeribaşıların yanlarına kolağaları, yüzbaşı ve mülâzım rütbesinde subaylar da verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay haline getirildi.

1846′da da 1691′den beri hizmet eden bu teşkilât kaldırılmıştır.

:z30: Eski odalar

İstanbul’un fethinden sonra, şimdiki Şehzadebaşı Camii’nin bulunduğu yerin karşısında yeniçeriler için yapılan kışlalara verilen isim. Yeniçeri Ocağı son devirlerde yüzdoksanaltı orta idi. Bu eski odaların da yüzdoksandokuz daire olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Buna göre her ortanın ayrı bir dairesi olduğu görülmektedir. Her daire mutfak, kiler, zabitan ve nefer koğuş ve odalarını içine alırdı. Bu kışlaların yüz kadarı cemaat, altmışbiri bölük, otuzdördü sekban ve dördü de solak ortalarına aitti. Yirmi altı tanesi eski odalar denilen bölümde, yüz yetmişüçü de yeni odalar kısmında idi.

II. Mahmut devrinde, 1826′da Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında ilk önce yeni odalar yakıldı, bir süre sonra da eski odalar kaldırıldı.

:z30: Erkan-ı harp

Ordunun savaşta, nasıl davranacağı konusunda, teknik bilgileri de içine alarak görev yapan subaylara verilen addır. Er kân-ı Harp subayı olabilmek için Harbiye’de başarılı bir öğrenci olmak gerekiyordu. Erkân-ı Harbliğe ayrılanlar ayrıca Erkân-ı Harbiye tahsili görürlerdi. Erkân-ı Harbler diğer ordu mensuplarına göre daha çabuk terfi ederlerdi. Erkân-ı Harbin bugünkü karşılığı “kurmay”lıktır.

:z30: Devşirme

Osmanlı merkez ordusu için çeşitli kavimlerden asker alma. Bazı tarihçiler bunu Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan uyruklarından canlı olarak aldıkları askerlik vergisi olarak kabul ederler. Bilindiği gibi, bütün Türk devletlerinde hakan (sonraki yüzyıllarda sultan ya da padişah) m otoritesini pekiştirmek aile ve boy kavgalarında, saltanat savaşlarında hükümdarın güvenini sağlamak, devletin iç ayrılışlarla çökmesini önlemek amacıyla doğrudan doğruya hükümdara bağlı bir merkez ordusu, Kapıkulu “Galâman-ı saray” kurulması bir ihtiyaçtı. Bu ordu, bütün Türk devletlerinde, savaşlarda tutsak alınan kölelere ve hakanın yüksek otoritesine boyun eğen prens ve beylerin, hükümdarların gönderdikleri rehinelere dayatılmıştı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da aynı ihtiyaç, aynı ilkelerle sağlanmıştı.

Osmanlı Devleti’nin sınırlarının yüzyıl içinde buyandan Tuna’ya, bir yandan da Bosna ve Mora’ya kadar yayılması, devletin güvenliği için gereken asker sayısının arttırılmasını zorunlu kılmıştı. Bu ihtiyacı karşılayan, Müslüman Türklerin Hıristiyan çoğunluk karşısındaki nüfus dengesini kısmen koruyan bir uygulama olarak devşirme sistemi, Osmanlı yöneticileri tarafından ortaya konulmuş ve 250 yıl başarı ile uygulanmış yepyeni bir buluştur.

Çelebi Mehmet tarafından başlatılan II. Murat zamanında ise kanunlaşan bu sistem, önceleri beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıların sorumluluğu altında, çok çocuklu Hıristiyan ailelerden bir çocuğun alınması şeklinde basit bir işlerliğe sahipti. Sağlanan faydalar ve edinilen tecrübeler sonunda bu kuruluş, Fatih zamanında daha da geliştirildi. Kaç yılda nereden, ne şartlarla ne kadar ve nasıl devşirme yapılacağı ayrı ayrı tespit edildi. XVII. yüzyılda da en olgun bir şeklini aldı. Bu kurallara göre devşirme ihtiyaç oranında 3- 5- 7 yılda bir kez, 8-10-15-18- 20 ve çoğunlukla 14-18 yaşlar arasında Türk, Çingene, Kürt,Acem, Rus, Yahudi, Gürcü olmayan Hıristiyan ailelerden çok çocuklu, soylu kişilerin erkek evlâtlarından gereğine göre, 2000 ile 10.000 kişi olarak toplanırdı. Devşirilenin büyük şehir uşağı olmaması, uşaklık gibi hizmetlerde bulunmamış olması, fizikî yapı bakımından tam ve yakışıklı olması temel ilkelerdendi.

Bazı bölgelere başka hizmetler yüklendiğinden, Bursa, Kartal, Kadıköy vb. devşirme bölgeleri dışında bırakılmıştı.

Devşirme sisteminin bozulması, onun en kusursuz bir kuruluş haline geldiği yıllara rastlar. 1582′de Şehzade Mehmet’in sünnet düğününde bazı hünerler gösteren Hıristiyan sanatçıların çocuklarım, acemi oğlanların arasına katmak istemeleri, yeniçeri ağası Ferhat Ağa (sonra sadrazam) direndiği ve görevinden çekildiği halde, III. Murat’ın ısrarı üzerine Yusuf Ağa tarafından “ağa çırağı” adı ile ı alınınca, bu yeni usul bir yol olmuş ve zamanla bu gedikten uygun olmayan pek çok kişi ocağa girmişti. Öte yandan yeniçerilerin evlenmelerine izin verildikten sonra bunların erkek çocuklarının kuloğlu adı ile ocağa alınmaları da kadroları doldurduğundan devşirme ihtiyacı azalmıştı. Böyle olmakla birlikte gittikçe seyrekleşe seyrekleşe XVIII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devşirme sistemi uygulanmıştır.

:z30: Civelek

Yeniçerilerin delikanlı olanlarına verilen addır. Civelek, en yakın güvenilir, yardımcı görevli anlamında yaver demektir. Civelekler mutfakta ahçıbaşının emrinde çakşırlardı. Genç ve güzel olan civelekler nadiren sokağa çıkarlardı. Sokağa çıkarken yüzlerini bir saçak peçeyle örterledi. Başlarına üstüne çaprazvari bir sarık sarih külah takarlar, arkalarına kırmızı salta, bacaklarına mavi şalvar, ayaklarına da kırmızı yemeni giyerler, bellerine madeni bir kemer bağlarlardı.

:z30: Cerehor

Osmanlılar tarafından ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyan ecirlere (ücretli esir) verilen addır. Eldeki kuvvet kafi gelmediği zamanlarda, ücretle toplanmış olan askerlere de bu isim verilirdi. İsmail Hakkı Uzunçarşı’ya göre bu askerler Orhan Gazi devrinde veya ondan az sonra Osmanlı ordusunda vardı.

Cera, vazife, nafaka ve kira anlamındadır. Bu kelime tarihlerde cerahor, cecrihor, cerihor, sarahor, şeklinde kullanılmış, Osmanlı kanunnamelerinde cerehor olarak geçmiştir.

Cerehorlar ücretli olup, ihtiyaç zamanında toplanırlardı. Cerahor veya serehor ordu mühimmatını, çadırları, savaş araçlarını develerle naklederlerdi. Cerehor kuvvetleri eyalet kuvvetlerinden sayılırdı. Cerehorlar daha sonraları inşaat ve amele hizmetlerinde istihdam edilmek üzere hudut Hıristiyanlarından alındı. Cerehor hizmetini arzularıyla görenler olduğu gibi cebri bir şekilde yapanlar, istemeyerek gördükleri işleri bırakıp kaçanlar da olurdu.

:z30: Cemaat

Yeniçeri Ocağı, saray ve diğer teşkilâtlarda hizmet gören topluluklar hakkında kullanılan genel bir tabirdir. Bu toplulukların bir kısmının isimleri ve hizmetleri şunlardır:

Cemaat-ı âbkeşan (sucular), cemaat-ı acemiyân (acemiler), cemaat-ı ambarciyân-ı hayme (çadırcılar), cemaat-ı câmeşûyan (çamaşırcılar), cemaat-ı habbazîn (ekmekçiler), cemaat-i teberdaran (taber-darlar, baltacılar), cemaat-i şütürban (deveciler), cemaat-i bevvâbîn (kapıcılar), cemaat-i celladân (celladlar).

:z30: Cemaat ortaları

Yeniçeri Ocağı’nı teşkil eden ortaların 1-10 adedinin aldığı unvandır. Bunlara yayabeyler de denilirdi. Cemaat ortalarından hudut muhafızlığına tayin olanlar da vardı. Subayları kale anahtarlarım saklamak, yeniçeri ağısının karşısında ata binmek gibi imtiyazlara sahipti.

Cemaat ortalarından 60, 61, 62 ve 63. ortalar padişahın maiyetinde kullanılır ve kendilerine solak adı verilirdi. Bunların âmirlerine solakbeyi denilirdi.

:z30: Aman

Bir şehrin kuşatılması sırasında şehir halkının kuşatanlardan, şehrin teslimi halinde mal ve canlarına dokunulmayacağına dair söz almalarıdır. Aman bir kağıtla da tasdik olunurdu. Amannâme adı verilen bu belgeyle şehir halkı hiç bir karşılık göstermeden işgali kabul ederdi. İşgalciler de verilen bu söz üzerine, şehir halkının can ve malına dokunmadan, yağmaya girişmeden şehre yerleşirlerdi. Yazılı olarak veya olmayarak verilen amanlara aman verildi dendiği gibi, amanla teslim olmak isteyenlere de aman istedi, aman diledi denirdi.

:z30: Ak Alem

Osmanlılarda saltanat sancağına verilen addır. Ak aleme elviye-i sultanî, alemha-yi Osmanî de denilirdi. Bazı rivayetlere göre bu sancağın Selçuklu hükümdarı tarafından Beylik alameti olarak Osman Gazi’ye gönderilmişti.

:z30: Ahkam Defteri

Kanunnamelerle hükümlerin ve kanun mahiyetinde olan kararların kaydedildiği defterdir.Kalemlerin hepsinde ahkam defteri bulunur, her sene için ayrı bir defter tutulurdu. Defterin dolması ile bir sene içinde ikinci deftere geçildiği de olurdu, önemsiz kalemlerde defterin dolmaması halinde aynı deftere devam edilirdi.


Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

Bu içerik 23.08.2009 tarihinde Sema tarafından, Büyük Osmanlı İmparatorluğu bölümünde paylaşılmıştır ve 2307 kez okunmuştur. Bu içeriğin devamında incelemek isteyebileceğiniz 1 adet mesaj daha bulunmaktadır.

Osmanlı Lügatı | Bölükbaşı-Birun ağaları-Başıbozuk-Başçavuş-Başkomutanlık-Baş Bölükbaşı-Baş Kapı Kethüdası-Bayraktar-Barutluk-Gülam-Evlad-ı Fatihan-Erkan-ı harp-Devşirme-Cemaat ortaları-Aman-Ak Alem-Ahkam Defteri orjinal içeriğine ulaşmak için tıklayın ...

Önceki MakaleManik Depresyon | Manik Depresif Psikoz Nedir? Bipolar Bozukluk Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir? Sonraki MakaleAtatürk'ün mirası

Bu Makaleyle İlgili Fikirlerinizi ve Görüşlerinizi Diğer Ziyaretçilerle Paylaşabilirsiniz