Bilgi Bankamız 62 Kategoride, 5985 Makale ve Konu Anlatımı içermektedir. Son Güncelleme: 06.02.2014 05:32

Hazret-i Lokman Aleyhisselâm’ın Hikmeti Ve Oğluna Tavsiyeleri

İçerik Hakkında Bilgi

  • Bu içerik 16.05.2009 tarihinde Esesli tarafından, Dinimiz İslam | İslam Büyükleri bölümünde paylaşılmıştır ve 615 kez okunmuştur.
    Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

İçerik ve Kategori Araçları




HAZRET-İ LOKMAN ALEYHİSSELÂM’IN
HİKMETİ ve OĞLUNA TAVSİYELERİ

1- Ölü Kalpleri Diriltmelisin.

2- Fakirlerle Oturmalısın.

3- Sultanların Meclisinden Sakınmalısın.

4- Fakir Kimselerle Tanışmalısın.

5- Köleleri Azat Etmelisin.

6- Garipleri Konaklatmalısın.

7- Fakiri Zengin Kılmalısın.

8- Şerefli Kimselerin Şerefini Korumalısın.

9- Büyük Kimselerin Ululanmasını Artırmalısın.

10- İlim, Hikmet Maldan Daha İyidir, Ticaret Anında İyi Bir Sermayedir.

Ey Oğlum, İnsanlar Üçe Ayrılır:

Üçte Biri Allah İçindir.
Üçte Biri Nefsi İçindir.
Üçte Biri de Kabirdeki Kurtlar İçindir.

Allah’a Olan Üçte Bir Onun Ruhudur, Nefsine Olan Üçte Bir Onun Amelidir, Kurtlara Olan Üçte Bir Onun Cismidir.

Hikmet ve Şükür:

Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği kullarından bir zât olan Lokman Aleyhisselâm, “Hikmet” ile ün yapmıştır.

Âyet-i kerime’de:

“Andolsun ki biz Lokman’a Allah’a şükretmesi için hikmet verdik.” buyuruluyor. (Lokman: 12)

Mübarek isminin geçtiği sûreye de Lokman sûre-i şerif’i denilmiştir.

Hikmet öyle bir nurdur ki, insanı mârifetullaha nâil eder.

Kendisine hikmet verilen kimse; hem ilim hem de amel olarak bunun şükrünü yerine getirmelidir. Bu şükrün ilmî değeri, her şeyden önce o hikmetin Allah-u Teâlâ tarafından kendisine bir ikram ve ihsan olduğunu bilerek O’nu şirkten münezzeh tutmaktır. Kalbin şükrü mârifetullah, lisanın şükrü hamd ve senâ, uzuvların şükrü ibadettir. Hamd ve senâ şükrün başıdır, şükrü de içine alır.

Şükredenin şükrü Allah-u Teâlâ’ya değil kendisine fayda sağlar. Çünkü O her şeyden müstağnidir, bizâtihî hamde lâyıktır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur.” (Lokman: 12)

Şükretmekle, nâil olunan nimetin hakkı edâ edildiği gibi; şükür, nimetin devâmına ve artmasına da sebeptir. Bunun içindir ki şükreden kimse, şükürden istifade eden kimsedir.

Ve fakat bir kimse verilen nimetlere şükretmezse, bununla kalmayıp küfrân-ı nimette bulunursa, onun da zararı kendisine âittir.

Âyet-i kerime’de:

“Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye lâyık olandır.” buyuruluyor. (Lokman: 12)

Birisi O’nu övsün övmesin, isterse yaratıklardan hiçbirisi O’na hamdetmesin, bütün yeryüzü halkı toptan nankörlük etmiş olsun; bu durum O’na hiçbir şekilde herhangi bir noksanlık getirmez. Zira O hamdedilmesi gereken Allah’tır, herkesten ganî ve zâtında mahmuddur, bizzat övgüye lâyıktır, hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur. Kullarının bütün şükürlerinden haberdardır.

Hikmet Nedir?

“Dinde bilgi ve anlayış” mânâsına gelen hikmet; seciye ve nur olarak Allah-u Teâlâ tarafından ihsan buyurulmuştur.

Hikmet ayrıca; Allah-u Teâlâ’nın emrini anlamak, varlık düzeninde her şeyi yerli yerince koymak, doğru ve anında karar verebilmek, sözün doğrusunu ve isabetli olanını söylemek, insana istikamet veren faydalı ilim mânâlarına gelir.

Hikmet, saygı dolu bir Allah korkusudur. Çünkü Allah korkusu hikmetin başıdır.

Kısacası hikmet, Hakk’ı bilmektir.

Her şeyi bilip de Allah’ı bilmeyen, hikmet sahibi olamaz. Çünkü o kişi en yüce ve en üstün olan Allah-u Teâlâ’yı tanımamıştır.

Allah-u Teâlâ’nın bir ism-i şerif’i de “Hakîm”dir. “Bütün buyrukları ve işleri hikmetli ve hükmünde hikmet sahibi olan, her şeyi yerli yerinde ve en iyi şekilde yapan.” mânâsına gelmektedir.

Yegâne hikmet sahibi O’dur, hikmetinin güzellikleri varlıklar üzerinde apaçık görülür.

O’nun emir ve yasakları hep hikmettir, hiçbir işi hikmetsiz ve faydasız değildir.

O’nun ilim ve kudretinde bitmez-tükenmez incelikler, uçsuz-bucaksız sırlar vardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Aziz’dir, hikmet sahibidir.” (Lokman: 27)

Hiçbir şey O’nun ezelî ilminden ve hikmetinden dışarı çıkamaz.

Allah-u Teâlâ burada azamet ve kibriyâsından, celâl ve kemâlinden, en güzel isimlerinden, ilâhî sıfatlarından, hiçbir beşerin künhüne ulaşamadığı tam ve mükemmel olan sözlerinden haber vermektedir.

Kelimât-ı ilâhiye’nin sonu yoktur. Çünkü O’nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.

Hikmet ilimlerin en yücesidir ve varlıkların en üstününü bilmekten ibarettir. Allah’ı tanıyan kişi hikmet sahibidir. Onun sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü O, hemen elde edilecek faydaları gözetmek yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Az bir tevfik, birçok ilimden hayırlıdır.” buyuruyorlar. (Deylemî)

Kalp vahyin indiği yer olduğu gibi, hikmetin de indiği yerdir. Hikmet nübüvvete has değildir, daha başka mertebe ve dereceleri de ihtivâ eder. Fakat hiç şüphesiz ki en yüksek ve en kâmil derecesi Enbiyâ-i izam Aleyhimüsselâm Hazerâtı’na ihsan edilmiştir. Allah-u Teâlâ’nın onlara hususi nimetlerinden birisi de hikmettir.

Bunun neticesi olarak onların her sözü imana, irfana istinat etmiştir. Sahip oldukları bu kuvvetin neticeleri ve eserleri sözlerinde ve icraatlarında açık olarak görülür.

Kur’an-ı kerim’de bu hususta birçok Âyet-i kerime mevcuttur.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı. Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim.” (Âl-i imrân: 81)

Kitap ve hikmet ile gerekli olan dini esasları size bildirdim.

Kur’an-ı Kerim ve Hikmet:

Kur’an-ı kerim her hikmetin menbaı ve her öğüdün kaynağıdır.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine vahyedilen hükümlerin doğruluğunda hiçbir şüphe bulunmadığını katiyetle ortaya koyarak şöyle buyuruyor:

“Resul’üm! İşte bunları sana âyetlerden ve hikmet dolu Zikir’den okuyoruz.” (Âl-i imrân: 58)

Hakîm; hikmetli, hikmet dolu ve muhkem, yani sapıklık ve çarpıklıkların dokunmadığı şey mânâsına gelir.

Gerçekten Kur’an-ı kerim’in üslubunu muhkem hâle getiren, mânâsını ve muhtevâsını güçlü kılan O’dur.

Allah-u Teâlâ diğer Âyet-i kerime’sinde Kitab-ı hikmet olan Kur’an-ı mübin’in muhsin zâtlar için hidayet ve rahmet olduğunu beyan buyurmaktadır:

“Elif. Lâm. Mîm. Bunlar hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir. Muhsinler için hidayet rehberi ve rahmettir.” (Lokman: 1-3)

Hikmeti sonsuz Allah’ın kitabı olduğu için, bu kitap da hikmeti sonsuz bir kitaptır.

“Elif. Lâm. Râ. Bunlar hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir.” (Yunus: 1)

Öyle hakîm ki, ilâhî hikmetlerle doludur. Gerek nazmı, gerekse mânâsı her türlü noksandan ârî kılınmış, tahriften korunmuştur.

“Andolsun ki biz Kur’an’da, insanlar için her türlü misali tekrar tekrar açıkladık.” (Kehf: 54)

Tâ ki hatırlayıp öğüt alasınız.

“Andolsun ki biz açıklayıcı âyetler indirdik.” (Nûr: 46)

Dini hükümlerden ve yaratılışla ilgili sırlardan, açıklanması uygun olan her şeyi açıkladık.

“Allah dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.” (Nûr: 46)

Hak din olan İslâm’a, Rızâ-i Bârî’ye, cennet-i âlâ’nın yoluna eriştirir.

Hikmetle Dâvet:

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde beşeriyeti irşad için en güzel metodlarla dâvet vazifesinin yerine getirilmesini emretmekte, bu vesile ile tebliğ ve dâvetin hükmünü beyan buyurmaktadır:

“İnsanları Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et.” (Nahl: 125)

Bu hikmet her iyiliğin aslı, her doğruluğun esasıdır.

Kelâmullah’ı dinlemeye karşı kulaklarını kapayanlara hiçbir uyarının ve tehdidin faydası dokunmuyor. Böyle bir kimseyi Allah-u Teâlâ’dan başka hiç kimse hidayete erdiremez.

Nitekim Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Andolsun ki, onları bu hallerinden vazgeçirecek nice mühim haberler gelmiştir.” (Kamer: 4)

Geçmiş nesillerin haberlerinin yer aldığı Kur’an-ı kerim’de kâfirleri küfürlerinden, fâsıkları fısklarından vazgeçirecek buyruklar gelmiş bulunmaktadır.

“O haberlerde hikmetin en üstünü vardır. Fakat uyarılar asla fayda vermiyor.” (Kamer: 5)

Aklını kullanan ve düşünen kimseler için Kur’an-ı kerim’de bulunan hikmetin ulaştığı dereceye hangi hikmet ulaşabilir?

Aklını kullanan ve düşünen kimseler için Kur’an-ı kerim’de bulunan hikmetin ulaştığı dereceye hangi hikmet ulaşabilir?

“Allah size ne kadar güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah işiten ve görendir.” (Nisâ: 58)

İşitilenleri de görülenleri de çok iyi bilir.

Öğütler:

Çok sükut eden, çok düşünen, derin bakışlı bir zât olan Lokman Aleyhisselâm; çok az konuşur, konuştuğu zaman gönüllere nüfuz edecek şekilde hikmetli ve ibretli konuşurdu. Bir başkasının tekrarlanmasını istediği ve söylemiş olduğu hikmet dışında, konuşmuş olduğu bir sözü tekrar etmezdi.

Diğer peygamber kardeşleri gibi bir edeb numunesi idi. Tükürdüğünü, burnunu temizlediğini, abes şeylerle meşgul olduğunu ve güldüğünü hiç gören olmadı. Gündüzleri hiçbir şekilde uyumazdı.

Allah-u Teâlâ onun oğlu için yapmış olduğu yol gösterici nasihat ve vasiyetlerinden bir kısmını Lokman sûre-i şerif’inde anmak suretiyle hem kadrini yüceltmiş, hem de onun lisanından kıyamete kadar gelecek olan müminlere, uymaları gereken öğütlerde bulunmuştur.

Şirk ve Zulüm:

Lokman Aleyhisselâm kendisine insanların en sevimlisi olan oğluna nasihat ve vasiyette bulunmuş, şirkin büyük bir zulüm olduğunu hatırlatarak sözlerine başlamıştır:

“Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma, doğrusu şirk koşmak çok büyük bir zulümdür.” (Lokman: 13)

Zulüm; adaletsizce davranmak, bir şeyi hakkından mahrum etmek, vazifeyi ehil olmayana vermek demektir. Allah-u Teâlâ’ya ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür. Çünkü o kimse yaratılışında, zâhir ve bâtın her türlü nimetlerle rızıklanışında hiçbir ortaklığı bulunmayan varlıkları; kendisini yoktan yaratan ve kendi mülkünde yaşatan Allah-u Teâlâ’ya ortak koşmaktadır. Bundan daha büyük adaletsizlik, bundan büyük zulüm olamaz.

Bu zulmün cezası olarak da:

“Onların çoğu iman etmişlerdir, fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)

Âyet-i kerime’si mucibince müşrik olarak yaşamaktadırlar.

Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:

“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte emniyet onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (En’âm: 82)

Âyet-i kerime’si nâzil olduğu zaman bu, Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı’na çok ağır gelmişti. “Hangimiz imanını zulümle karıştırmaz ki!” dediler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Bu sizin söylediğiniz gibi değildir. Lokman’ın: ‘Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma, doğrusu şirk koşmak çok büyük bir zulümdür.’ dediğini işitmiyor musunuz?” buyurdu. (Müslim: 124)

İman-ı Kâmil:

Lokman Aleyhisselâm oğluna Allah-u Teâlâ’yı tanıtmaya çalıştı. En gizli hâlleri bilmenin O’na mahsus olduğunu; zâhir ve bâtın, büyük ve küçük hiçbir hadisenin, hiçbir haberin O’ndan gizli kalamayacağını; ezelî ve ebedî ilmi ile, olmuş ve olacak her şeyi en iyi şekilde bildiğini; iyilik yapanları mükâfatlandıracağını, kötülük yapanları cezalandıracağını hatırlatarak şöyle buyurdu:

“Oğulcuğum! Yapılan iyi veya kötü bir iş hardal tanesi ağırlığınca da olsa, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu mutlaka çıkarır, Allah her şeyden haberdardır.” (Lokman: 16)

Bu bilgi ve iman insanın hayatını düzene sokar, iç ve dış dünyasını tanzim ettirir. Kişi attığı her adıma, ağzından çıkan her söze dikkat eder.

Nitekim diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Biz kıyamet günü adalet terazileri kuracağız. Hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan bir iyilik hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız.

Hesap görücü olarak biz yeteriz.” (Enbiyâ:47)

“Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.

Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” (Zilzâl: 7-8)

Namaz:
Lokman Aleyhisselâm oğlunu şirkten sakındırıp, azamet-i ilâhînin her şeye tesirini, ilminin her şeyi ihâta ettiğini beyan ettikten sonra; Rabb’ine ibadet etmesini, O’na şükretmenin ve kulluk vazifesini yerine getirmenin ilk basamağı kabul edilen namazı kılmasını tavsiye etti:

“Oğulcuğum! Namazı kıl!” buyurdu. (Lokman: 17)

Kalpleri tenvir, ruhları tasfiye eden namaz; yalnız ümmet-i Muhammed’e değil, geçmiş ümmetlerin hepsine de farz kılınmıştı. Şu kadar var ki, keyfiyetleri başka başkadır.

Emr-i Bil-mâruf Nehy-i Ânil-münker:

Başkalarını da kemâle ulaştırmak, istikamete götürmek için; iyilikleri emredip, kötülüklerden sakındırmasını emir buyurdu:

“İyiliği emret, kötülükten vazgeçir! Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan!” (Lokman: 17)

Bu kolay bir vazife değildir. Bu vazifeyi yapanların başlarına birtakım musibetler ve sıkıntılar gelmesi mümkündür. Bu sıkıntılara sabretmek lâzımdır.

Bir de şu var ki, bu vazife cesareti ve metaneti gerektiren işlerdendir. Malını ve canını o yolda fedâ edenlerin işidir, korkak kimselerin harcı değildir.

Nitekim Âyet-i kerime’nin nihayetinde:

“Çünkü bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.” buyuruluyor. (Lokman: 17)

İnsana Saygı:

Lokman Aleyhisselâm nasihat ve vasiyetlerine devam ederken; insanları Allah yoluna dâvet etmenin edebini oğluna anlattı:

“İnsanları küçümseyip yüz çevirme!” buyurdu. (Lokman: 18)

Halka yol göstermek, Hakk’a dâvet etmek, yanlışlıklarının giderilmesini hatalarının düzeltilmesini sağlamak, onların üzerinde üstünlüğü ve böbürlenmeyi gerektirmez.

Bu vazifeyi ifâya memur olanların tevâzu kanatları daima yerdedir, herkes basar da geçer. Kendisini herkesten küçük görür, herkese değer verir.

Tevâzu müminin şiârıdır. İnsanları küçük görmemek, onlara karşı büyüklük taslamamak bir emr-i ilâhîdir.

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah kendini beğenip övünen ve böbürlenen kimseleri aslâ sevmez.” (Lokman: 18)

Kibriyâ ve azamet Allah-u Teâlâ’ya mahsustur, büyüklük ve ululuk ancak O’na yakışır. Kula yakışan tevâzudur, alçak gönüllülüktür.

Allah-u Teâlâ insan haysiyetini ayaklar altına alan büyüklenmekten, kendini beğenip başkalarından üstün görmekten kullarını sakındırmak için diğer Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsrâ: 37)

Tevazu ve Vakar:

Lokman Aleyhisselâm oğlunu böbürlenerek yürümekten nehyederken, en güzel yürüme tarzını da açıkladı. Ne çok çabuk, ne de çok yavaş gitmemesini, ölçülü hareket etmesini öğütleyerek:

“Yeryüzünde mütevâzi ol!” buyurdu. (Lokman: 19)

Bir kimsenin kibir ve gururu yürüyüş biçimine de akseder. Takvâsı olmayan bir zenginlik, sahibini gururlu hâle getirir. Âmirlik, ilimde yükselmek, kuvvetli olmak, herhangi bir dalda tanınmış olmak… gibi şeyler o insanı gururlu bir hâle getirir ve bu hâl yürüyüşünde de kendini gösterir.

Diğer taraftan tevâzu gösterisi yapanlar da vardır. Onun kendini beğenmesi, gösterişe kaçan bir tevâzu hâlini alır ve yürüyüşüne yansır.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, başı önünde omuzları düşmüş, süklüm-püklüm yürüyen bir adamı gördüğünde: “Başını kaldır da yürü, İslâm âcizlik değildir.” diyerek celâllenmiştir. Âciz ve hasta gibi yürüyen bir başkasını görünce de: “Ey sefil! Dinimizi lekeleme!” buyurmuştur.

Yürürken lüzumsuz yere tevâzu gösterisinde bulunmanın dindarlıkla bir ilgisi yoktur.

Söz ve Ses:

Lokman Aleyhisselâm’ın, oğlunun şahsında bütün beşeriyete öğüt ve tavsiyeleri devam ediyor.

Buyurdu ki:

“Söz söylerken yavaş sesle söyle! Şüphesiz ki seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Lokman: 19)

Lüzumsuz yere sesini yükseltenler, ölçüsüz konuşanlar netice itibarı ile eşeklere benzetilmiştir. Ayrıca o, Allah katında buğza uğramıştır.

Bu hususta âhir zaman peygamberi Muhammed Aleyhisselâm beşeriyete en büyük numunedir.

Son derece fasih söz söyler, gayet açık ve külfetsiz konuşurdu. İstenirse kelimeler birer birer sayılabilirdi. Herkesin aklına ve idrakine göre söz söyler, dinleyenin idrâki karışmazdı. Az kelime ile çok şey anlatırdı. Lüzumsuz yere konuşmaz, söze lüzum görmedikçe sükunet hâline bürünürdü.

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz Medine-i münevvere’nin en büyük Tâbiî âlimlerinden yeğeni Urve -rahmetullahi aleyh-e: “Bir şey anlatacağım, bilmem sana hayret verir mi?” buyurmuş, sonra sözlerine şöyle devam etmiştir:

“Buraya Ebu Hüreyre geldi. Odanın şu tarafına oturdu. Sözüne hiç ara vermeksizin mütemadiyen, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-den bahsedip haber veriyor ve bunları bana duyurmak istiyordu. Halbuki ben nafile namaz kılıyordum. Ben ibadetimi bitirmeden kalkıp gitti. Eğer ibadetimi tamamlayıp da kendisine yetişebilseydim, onu böyle fâsılasız söz söylemekten men edecektim. İyi bil ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sizin sözünüzü zincirlediğiniz gibi birbirine ekleme söz söylemiş değildir.” (Tecrîd-i sarîh: C. 9, sh. 278)

Hikmet Pırıltıları:

Âyet-i kerime’lerde nakledilen ve sadra şifâ olan öğütlerden başka, kendisinden birçok hikmetler ve nasihatler rivâyet edilmiştir:

“Oğulcuğum! Tevbeni geciktirme. Çünkü ölüm ansızın geliverir.”

“Allah’tan kork! Kalbin günahla dolu olduğu halde, ikram ve ihsanda bulunsunlar diye kendini insanlara müttaki gösterme.”

“Oğulcuğum! Ben konuşmam sebebiyle pişmanlık duymuşumdur, fakat sükutumdan dolayı hiç pişmanlık duymamışımdır.”

“Oğulcuğum! Âlimlerle oturup kalk, onların dizinin dibinden ayrılma. Çünkü Allah toprağı göğün yağmuru ile canlandırdığı gibi, kalpleri de hikmet ile diriltir.”

“Oğulcuğum! Oruç tut, şehvetini keser. Seni namazdan alıkoyacak şekilde oruç tutma, çünkü namaz oruçtan daha büyüktür.”


Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

Bu içerik 16.05.2009 tarihinde Esesli tarafından, Dinimiz İslam | İslam Büyükleri bölümünde paylaşılmıştır ve 615 kez okunmuştur. Bu içeriğin devamında incelemek isteyebileceğiniz 2 adet mesaj daha bulunmaktadır.

Hazret-i Lokman Aleyhisselâm\'ın Hikmeti Ve Oğluna Tavsiyeleri orjinal içeriğine ulaşmak için tıklayın ...

Önceki MakaleOutsourcing - Dışkaynak Kullanma Kavramı | Dışkaynak Kullanımının Önemi - Uygulaması - Dış Kaynak Kullanımı Ve İşletme - Dış Kaynak .. Sonraki MakaleÖğrenme | İnsanlar Yağmur Altında Niçin Başlarını Eğiyor Olabilir? - Etkili Öğrenme..

Bu Makaleyle İlgili Fikirlerinizi ve Görüşlerinizi Diğer Ziyaretçilerle Paylaşabilirsiniz