Bilgi Bankamız 62 Kategoride, 9052 Makale ve Konu Anlatımı içermektedir. Son Güncelleme: 27.01.2020 06:06

Ölüm Hakikati | Üç Sınıf İnsan: Ölmek Üzere Olan “Hâlet-i Nezi”deki İnsanlar Üç Sınıfa Ayrılır


İçerik Hakkında Bilgi

  • Bu içerik 17.05.2009 tarihinde Esesli tarafından, Dinimiz İslam | İslam Büyükleri bölümünde paylaşılmıştır ve 1826 kez okunmuştur.
    Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

İçerik ve Kategori Araçları


Ölüm Hakikati

Küçük Kıyamet:


Ölüm, bu fâni âlemdeki hayat yolculuğunun sona ermesi ile bekâ âleminde geçirilecek ebedî hayatın başlangıç noktasıdır. Biri fânî, diğeri ebedî olan iki hayat arasında bir köprüdür. Dünya ahiretin bir tarlasıdır. Her doğan ölür, her gelen gider.

Dünyanın yıkılışı büyük kıyamet, insanın ölümü ise küçük kıyamettir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:


“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et!” buyuruyor. (Hicr: 99)
Ölüm, dar ve sıkıntılı bir evden, çok geniş ve o nispette ferah bir eve taşınmaktır. Ebedî yaşamanın sırrı ve habercisidir. Ölüm eskiyen bedenin atılması ve ruhun yeni bir bedene bürünmesi demektir.

“Allah öleceklerin ölümleri ânında ruhlarını alır.” (Zümer: 42)

Âyet-i kerime’si cesetlerin ölümüne işaret etmiştir.

İnsanın beden ve ruh yapısı, ahiretin şartlarına uygun bir vasıfta yaratılmıştır. Ebedîlik insanın fıtratında vardır. Ölümle bu ebedî hayata kavuşulmuş olur. Ölüm mahlûkunu Hâlik’ine ulaştıran en güzel bir vasıtadır. Çünkü onsuz ulaşılmıyor. Hâlik’ini dost edinen bir kimse şüphesiz ki dostuna bir an önce kavuşmak ister.

Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Ben öldüğüm zaman matem tutmayın, sevinin. Çünkü ben sevgilime kavuşuyorum.” buyurmuşlardır.

Übâde bin Sâmit -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:


“Her kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Her kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da onunla mülâkî olmaktan hoşlanmaz.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2043)

Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:

“Kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabb’ine kullukta hiç ortak koşmasın.” (Kehf: 110)
Ölüm için hazırlanmak; zulümleri bırakmak, günahlardan tevbe etmek ve ibadetlere yönelmekle olur.

Ölüm Herkesin Başında:

Başı olanın mutlaka sonu da olacaktır. Dünyaya gelen mutlaka ölecektir. Bu, hayatın değişmez kanunudur.

Âyet-i kerime’de:

“Her insan ölümü tadacaktır.” buyuruluyor. (Âl-i imrân: 185 – Enbiyâ: 35 – Ankebût: 57)

Ölüm, dünya hayatı ile ahiret hayatının dengesi ve hikmetinin anlaşılması için son derece lüzumlu bir hadisedir. Önce hayatın değerini ortaya koyar, sonra da ahiret hayatının lüzumunu belirler.

O halde fâni dünya hayatı ile bâki ahiret hayatının birbirini tamamladığını, biri olmayınca diğerinin mânâsız kalacağını bilen ve inanan kimseler, ölümü bu hayatın ayrılmaz bir parçası olarak görürler ve ona hazırlıkla meşgul olurlar.

Allah-u Teâlâ kudretini ve varlığını delil getirerek kulları üzerinde yegâne tasarruf sahibi olan yaratıcılığını misal vererek şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölü iken sizi O diriltti. Sonra sizi öldürecek, ondan sonra da tekrar diriltecektir.

Tekrar O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara: 28)

Daha önce hayattan mahrum birer zerreden, birer nutfeden ibaret iken, daha sonra onlara hayat verdi ve idrak sahibi yaptı. Mukadder vakti gelince bu dünya hayatından mahrum bırakacak, kıyamet gününde tekrar hayat verecek.

Şüphesiz ki ölümden kaçış ve kurtuluş yoktur. Gerek kendi vatanlarında ikamet etsinler, gerek başka yerlere çıkıp gitsinler, insanlar kendilerini hiçbir yerde ölümün pençesinden kurtaramayacaklardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Nerede olursanız olun, sarp ve sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşır.” (Nisâ: 78)

Herkes mutlaka ölecek, ölümden insanı hiçbir şey kurtaramayacaktır.

Sonra onu öldürür ve kabre koyar.” (Abese: 21)

Herkes için kesin bir ecel ve belirlenmiş bir âkıbet vardır.

Nitekim yatağında vefat eden Halid bin Velid -radiyallahu anh- Hazretleri şöyle demiştir:

“Şu şu savaşlarda bulundum. Vücudumda ok ve kılıç yarası olmayan yer yok. Amma işte ben yatağımda ölüyorum. Korkakların gözü aydın olsun!”

Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût: 57) (Bakınız. Enbiyâ: 35)

Kim O’na itaat üzere idiyse, onu en güzel bir şekilde mükâfatlandırır. Müstehak olanlara da cezalarını verir.

İmtihan Sahnesi:

Mülkün mutlak sahibi Allah-u Teâlâ insanları dünya sahnesine denemek için göndermiştir.

Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.

O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. O Aziz’dir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk: 1-2)

Halbuki ilm-i ezelisinde kimin ne yapacağını biliyordu. Daha cenin halindeyken kişinin takdirini dürmüştü. Fakat kulun kendisi de görsün diye sahneye göndermiştir. “Amelin en güzel olması” liveçhillâh, yalnızca Allah için olması demektir. Doğru olması Rızâ-i ilâhi’ye uygun olması demektir.

Hayat deneme ve mükellefiyet yeridir, ölüm ise ceza ve mükâfat yeridir; orası imtihanın sonucudur.

Ölümü daima gözönünde bulunduran bir kimse, hazırlığını ona göre yapar. Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerine hakkıyla riâyet ederek ubudiyet vazifelerini yerine getirmeye çalışır. Yapacağı amellerin en güzelini yapmaya gayret eder.

Hayat, her kemalin ve lezzetin esası olması itibariyle insanlar hakkında nimet olduğu gibi; ölüm de dünyadan ahirete intikal vasıtası olduğu için, insanlar için hayat gibi bir nimettir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Bu dünyada güzel işler yapanlara güzellik vardır, ahiret yurdu ise onlar için daha hayırlıdır.

Takvâ sahiplerinin yurdu ne güzeldir!” (Nahl: 30)

Dünya hayatında amellerini güzelleştirenlere Allah-u Teâlâ hem dünyada hem de ahirette iyilik verir. Onları istikamete yöneltir, hayat ile ölüm arasında ecel gelinceye kadar sırat-ı müstakimden ayırmaz.

Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh- den rivayete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında yer üzerine değnekle bir kare çizdi. Onun ortasından yana doğru bir çizgi çekti. Bu çizgiden de yukarıya, aşağıya bir kaç hat çekti ve buyurdu ki:

“Şu insandır. Şu da insanın ecelidir ki, insanı tamamen kaplamıştır. Şu ecel çizgisinden dışarıda kalan hat ise insanın gayesidir.

Dışarıya uzanan hattan aşağı ve yukarı çıkan hatlar ise insanın başına gelecek âfetler ve musibetlerdir. İnsan bunun birini geçerse bir başkası gelir. Onu da geçerse bir başkası.

Onu da geçerse ecel gelip çatar.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2164)

İnsanlar kimi zaman musibetlerle, kimi zaman nimetlerle, kimi zaman darlık kimi zaman bollukla, kimi zaman hastalık kimi zaman sıhhatla imtihandan geçmektedirler.

Allah-u Teâlâ insanlara mal ve can vermiş, insanları bunlarla imtihan etmektedir. Bu imtihan ecel gelinceye kadar devam eder.

Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki mallarınıza ve canlarınıza ibtilâlar verilerek imtihan olacaksınız.” (Âl-i imrân: 186)

“Andolsun ki biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz.

Resul’üm! Sabredenleri müjdele!” (Bakara: 155)

Sabredenler bu ibtilâlar başlarına geldiğinde tahammül edip Allah-u Teâlâ’ya sığınan ve yönelenlerdir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Onlar ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara: 156)
Bu bir teslimiyettir ve Hakk’a boyun eğmektir. Bunu yalnız dil ile değil bütün kalıbı ile söyler. Bu ise sabrın en ileri noktasıdır, rızâ ise bundan daha üstündür.

Böylece O’ndan çıkacak hükm-i ilâhiyi peşin olarak kabul ettikleri gibi, vakti gelirse O’na döneceklerini de belirtmiş oluyorlar.

Onların bu samimi itirafları ve ihlâsla yönelmeleri neticesinde Allah-u Teâlâ onlara iltifatta bulunmaktadır:

İşte Rabb’lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır, yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır.” (Bakara: 157)
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:

“İki şeye (sabır ve sığınmaya) karşı verilen iki şey (mağfiret ve rahmet) ve ayrıca yapılan ilâve (hidayete erdirilmek) ne kadar güzeldir!”

Dinin esası işte budur. Allah-u Teâlâ bu kimselerin hidayete erdirildiklerine, doğru yolda olduklarına şehadet etmektedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadırlar:

“Mümin iki korku arasındadır. Birisi geçmiş ömrü hakkındadır, ki Allah-u Teâlâ’nın geçmişine dair kendisine ne gibi bir muamele edeceğini bilmez. Diğeri ise geri kalan ömrüne dairdir ki, burada da Allah-u Teâlâ’nın kendisi hakkında ne gibi bir hüküm vereceğini bilmez.

Binaenaleyh kul kendisinden kendisi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü için ve gençliğinden ihtiyarlığı için azık alsın. Çünkü dünya sizin için, siz ahiret için yaratılmışsınız.

Hayatım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; öldükten sonra affı mucip bir amel yapılamayacağı gibi, dünyadan sonra da cennet veya cehennem olmak üzere iki yer vardır.” (Beyhakî)

Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ımız Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri kullarına en büyük öğütlerinden birisini vererek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa O’na yaraşır şekilde öylece korkun.

Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Âl-i imrân: 102)

Belirli Bir Ömür:

Allah-u Teâlâ’nın sonsuz hikmetlerini ihtiva eden iradesinin gerektirdiğine göre, insanların her birine belli bir ecel tayin ve taksim etmiştir.

Âyet-i kerime’sinde buyuruyor:

“Aranızda ölümü biz takdir ettik. (Ne zaman öleceğinizi belirleyen biziz.)” (Vâkıa: 60)

İnsanların hayat süreleri değişik değişiktir. Kimi uzun kimi kısadır. Büyük küçük, genç ihtiyar hiç kimse belirlenmiş olan vakti gelmeden ölmez. Vakti gelince de bir dakika tehir olmaz.

“Ve bizim önümüze geçilmez.” (Vâkıa: 60)

Hiç kimse O’nu iradesinden alıkoyamaz. Her dilediğini dilediği şekilde yapar.

Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Ömrü uzayanın ömrünün uzaması, ömrü kısalanın ömrünün kısalması kitapta (Levh-i mahfuz’da) yazılmıştır.” (Fâtır: 11)
Ömrünün uzaması veya kısalması muhtelif sebeplerle olur. Meselâ Levh-i mahfuz’da “Filân kimse şu hayırlı işi yaparsa ömrü altmış, eğer o işi yapmazsa kırk beş sene olacağı” yazılıdır. Fakat bu sebeplere nispetle uzama veya kısalma olması, kullara göredir. Yoksa ilm-i ilâhiye göre değildir. Çünkü ilm-i ilâhi’de değişme olmaz.

Şüphesiz ki bu da Allah’a göre çok kolaydır.” (Fâtır: 11)

Çünkü Allah-u Teâlâ Fâil-i mutlak’tır, vasıtaya muhtaç değildir. Kullarının iyiliğine olan her hususta birçok sebepler ve vasıtalar yaratmıştır.

“O sizi çamurdan yaratmış, sonra da size bir ecel takdir etmiştir. Bir de O’nun katında belli bir ecel vardır. Böyle iken siz hâlâ şüphe edip duruyorsunuz.” (En’âm: 2)
Hiçbir şey tesadüf değildir. Her biri mutlaka ilm-i ilâhide takdir edilmiş ve Levh-i mahfuz’da yazılmış olarak meydana gelir. Bütün bunlar Allah-u Teâlâ’ya göre çok kolaydır. O’na göre öldükten sonra diriltmek de kolaydır.

“Allah eceli gelince hiçbir canı geri bırakmaz. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Münafikûn: 11)

Eceli geldikten sonra hiç kimseye mühlet vermez. Geri bıraktığı takdirde daha önceki durumundan daha kötüsüne dönecek olanı da, sözünde samimi olanı da en iyi bilen ve ondan haberdar olandır.

Binaenaleyh faydasız zamanda çare aramaya muhtaç olmamak için, ecel gelmeden önce ahiret tedarikine bakmak gerekiyor.

Her kim olursa olsun insanoğlundan hiçbir ferde Allah-u Teâlâ bu dünyada ebedi kalmayı nasip etmemiştir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Resul’üm! Biz senden önce hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?” (Enbiyâ: 34)

Milletlerin Ölümü:

Devlet ve milletlerin de fertler gibi takdir edilmiş belli ömürleri vardır. Fertler doğduğu, büyüdüğü, ihtiyarladığı, sonunda da öldüğü gibi; devletler de kurulur, gelişir ve nihayet Allah-u Teâlâ’nın takdir ettiği gün gelince yıkılıp tarihe karışır. Fertler gibi, bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü olur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Biz hiçbir memleketi yok etmedik ki, onun mutlaka bilinen bir yazısı olmasın.

Hiçbir millet ne süresini geçebilir, ne de ondan geri kalır.” (Hicr: 4-5)

Gerek arazisini yerin dibine geçirip batırmak, gerekse halkını yok etmek veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiçbiri körü körüne, tesadüf olarak helâk edilmiş değildir. Her biri Allah-u Teâlâ’nın hikmeti gereğince takdir edilip, Levh-i mahfuz’da yazılmış şaşmaz yazısı gereğince helâk edilmişlerdir.

Binaenaleyh şimdiki küffar kavimler de kendileri için mukadder olan zaman gelince, bütün şevketlerine rağmen lâyık oldukları âkıbete kavuşmuş olacaklardır.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Hiçbir millet ne süresinden ileri geçebilir, ne de geri kalabilir.” (Müminûn: 43)

İlâhi takdiri hiç kimse bozmaya kâdir değildir.

“Her ümmetin (hayatlarının son bulacağı) belirli bir eceli vardır.

Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de öne geçebilirler.” (Yunus: 49) (Bakınız. A’râf: 34)

Onun her hükmü zamanında meydana gelir. Ceza zamanı geldiğinde ise hiçbir surette tehir edilmez.

Hakikat Aylık İslam Dergisi


Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

Bu içerik 17.05.2009 tarihinde Esesli tarafından, Dinimiz İslam | İslam Büyükleri bölümünde paylaşılmıştır ve 1826 kez okunmuştur. Bu içeriğin devamında incelemek isteyebileceğiniz 3 adet mesaj daha bulunmaktadır.

Ölüm Hakikati | Üç Sınıf İnsan: Ölmek Üzere Olan \"Hâlet-i Nezi\"deki İnsanlar Üç Sınıfa Ayrılır orjinal içeriğine ulaşmak için tıklayın ...

Önceki Makaleİzmir'in İşgali | 15 Mayıs 1919'da Yunanistan Tarafından İşgali - İşgal Kararı - İşgalin Statüsü - İşgale Yönelik Eleştiriler Ve Tepkiler.. Sonraki Makale[İcatlar ve Keşifler] Nükleer Denizaltı Nedir? | Nükleer Reaktör Tarafından Güç Sağlanmış Olan Denizaltı - Tarih - Teknoloji - Nükleer Denizaltı Kazal..

Bu Makaleyle İlgili Fikirlerinizi ve Görüşlerinizi Diğer Ziyaretçilerle Paylaşabilirsiniz