Bilgi Bankamız 62 Kategoride, 9052 Makale ve Konu Anlatımı içermektedir. Son Güncelleme: 27.01.2020 06:06

Medeniyetlerin Doğuşu | Medeniyetlerin Doğuşu Üzerine Bir İnceleme


İçerik Hakkında Bilgi

  • Bu içerik 15.02.2009 tarihinde Hale tarafından, Medeniyetler ve Ülkeler Tarihi Ansiklopedisi bölümünde paylaşılmıştır ve 1719 kez okunmuştur.
    Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

İçerik ve Kategori Araçları


Medeniyetlerin Doğuşu

Târihçiler çalışmalarında en yüksek verimi sağlayabilmek için üzerinde çalıştıkları konuların belirli dönemler içinde ele alınmasından yana. Bu dönemler târihe ilişkin yapılagelen tasniflerdir. Târihçilerin kullanageldiği tasnifler arasında en yaygın olanı da kuşkusuz Cellarius’ün tasnifi. Cellarius yazının bulunmasından önceki döneme prehistorik çağ, sonraki döneme de târihî çağlar der. Prehistorik çağı kendi içinde iki döneme ayırır, bunlar: taş devri ve mâden devri. Taş devrini de kendi içinde üç döneme ayırır, bunlar: paleolitik çağ, mezolitik çağ ve neolitik çağ. Mâden devrini de yine kendi içinde üç döneme ayırır, bunlar: bakır devri, tunç devri ve demir devri. Cellarius târihî çağları ise kendi içinde dört döneme ayırır, bunlar: eski çağ, orta çağ, yeni çağ ve yakın çağ. Ben de bu tasnife sâdık kalarak burada medeniyetlerin doğuşunu inceleyeceğim. Bunu yaparken de paleolitik çağdan başlayacağım:


Paleolitik çağ yaklaşık olarak M.Ö. 2.500.000-10.000’ler arasında kalan dönemdir. Bu çağda tüm dünyâ üzerinde çok soğuk bir iklim hâkimdi. Bu çağda insanoğlu mağaralara sığınmak zorunda kalmış ve erken dönemlerde toplayıcılık, geç dönemlerde de avcılık yaparak beslenmişti. Bunları yaparken kullandığı en temel araç da bir tür el baltasıydı. İnsanoğlu zaman içinde bir tür delici ve kazıyıcı geliştirmeyi başardı, sonra bıçak ve kama yapmayı öğrendi ve daha sonra da bunlar aracılığıyla boynuzdan ve kemikten âletler yapmayı başardı.

Anadolu’da paleolitik çağa âit bilinen en önemli yerleşim bölgeleri Karain ve Beldibi mağaralarıdır. Karain mağarasında yapılan kazılarda bir tür el baltası ve çok sayıda taş âlet bulundu. Bunlar arasında en önemlileri: kazıcılar, deliciler, kamalar ve mızrak uçları. Bu âletlerin boynuzdan ve kemikten yapılan âletlere şekil vermek için kullanıldığı sanılıyor. Bu boynuzlar ve kemikler de boğalara ve aslanlara âit. Karainliler zaman içinde bu âletlerle bâzı bitkileri toplamayı ve bunları pişirmeyi de öğrenmiş; zeminde bulunan kül kalıntıları buna yoruluyor. Hem üstelik ateşin henüz paleolitik çağda Anadolu’da kullanıldığı anlaşılıyor.

Beldibi mağarasının duvarlarında da çok sayıda hayvan ve insan resmi ile duvar kabartmasına rastlandı. Bu resim ve kabartmaların en önemli özellikleri: figürler oldukça kaba hatlarla resmedilmiş, daha çok boğa figürleri kullanılmış, parlak renkler tercih edilmiş ve yatay bir hareketliliğe yer verilmiş. Bu resim ve kabartmalarda sıklıkla karşılaşılan boğaya mızrak atan ve elindeki baltayla üzerine koşan erkek figürleri de bu dönem insanlarının yaşamlarında avlanan erkeğin ve avlanmanın yeri ve öneminin büyük olduğuna yoruluyor.


Her iki mağarada da zemîne doğru yapılan kazılarda çok sayıda hayvan ve insan heykelciklerine rastlandı, bunların büyük bir bölümü de taştan ve kilden. İnsan heykelciklerinden kadınlara âit olanların kalça ve göğüs kısımları abartılı bir büyüklükte şekillendirilmiş. İmdi kadınların doğurganlık özelliğinin mağara insanları tarafından büyük bir hayranlık ve saygıyla karşılandığı sonucuna varabiliriz. Hayvan heykelcikleri arasında da boğa heykelcikleri baş sırada. İmdi mağara insanlarının boğaya atfettiği bu yüksek kutsiyetin kaynağında da boğanın üreme sırasında erkeğe kendi gücünden birşeyler katacağı inancı var.

Mezolitik çağ Pleyistosen buzullarının yavaş erimesi nedeniyle farklı coğrafyalarda farklı zaman dilimlerinde yaşandı. Bu erimeyle birlikte hava sıcaklıkları yükseldi ve zamanla insanoğlu mağaralardan çıkıp toprak zemîne yerleşmek istedi. Böylelikle yeni yerleşim bölgeleri; en çok da su kaynaklarına yakın yerler aradılar ve göçebe bir yaşam sürdürdüler. İstedikleri özelliklere sâhip yerler bulduklarında da yerleşik hayâta geçtiler. İmdi paleolitik çağda kazandıkları birlikte yaşama ve doğa olaylarına karşı birlikte mücâdele etme duygusu mezolitik çağda yerleşik hayâta geçişi kolaylaştırdı.

Neolitik çağ Anadolu’da yaklaşık olarak M.Ö. 8000-5500’ler arasında yaşandı. Günümüzde Anadolu’da hâkim olan iklim özellikleri de bu çağda oluşmuştu. Toprağın işlenmesine ve kerpiçten evler yapılmasına da bu özellikler imkân vermişti. Tarımdaki başarılar zamanla hayvancılığa da yansımış; böylelikle dokumacılık da başlamış ve gelişmişti.

Doğa olaylarına karşı korunabilen, geliştirdikleri âlet ve avlanma teknikleriyle et tüketimini arttıran ve bu yolla zihinsel gelişimini hızlandıran insanoğlu zaman içinde ürettiği ürünlere estetik bir değer verme çabası içine girdi. Paleolitik çağda üretilen ürünlerin salt kullanım değeri varken ve bunlara herhangi bir değişim değeri de kazandırılmaya çalışılmıyorken, neolitik çağda insanoğlu bu ürünlere estetik bir değer verme çabası içine girdi; böylelikle onlara değişim değeri de kazandırdı. Bu değişim ilk önce sazdan yapılan sepetlerde ortaya çıktı ve zamanla günlük hayat içinde yer alan hemen her ürüne yansıdı. Hem üstelik zamanla herhangi bir kullanım değerine sâhip olmayan; salt estetik bir değer taşıyan ürünlerin ortaya çıkması da bu çağa târihlenir.

Neolitik çağda ilk yerleşim bölgelerinden bir kısmı göller üzerine dikilen kazıkların üstüne kuruldu. Bu bölgelerde insanlar geçimlerini kemikten hazırladıkları oltalarla balıkçılık yaparak sürdürüyordu. Bu çağın Anadolu’daki en önemli yerleşim bölgeleri ise Konya yakınlarındaki Çatalhöyük ve Diyarbakır yakınlarındaki Çayönü’dür. Çatalhöyük’te yapılan kazılar burada yerleşik hayâta geçenlerin daha çok dikdörtgen biçiminde ve kapılarının tavanda olduğu iki odalı evler yaptığını ve bunların birbirlerine bitişik bir şekilde inşâ edildiğini gösteriyor. İmdi bu da bölgede çok sayıda yırtıcı hayvan olmasına ve bunlardan bu şekilde korunmak istenmesine yoruluyor. Çatalhöyük insanı evlerine sedirden oturma yerleri yapmış ve ölülerinin kemiklerini de bu sedirlerin altına gömmüş. Ölülerin bedenlerini ilk önce güneşte kurutmuşlar, sonra yırtıcı hayvanlara yedirtmişler, sonra da kemiklerini bu sedirlerin altına gömmüşler. Yanlarına da birtakım eşyâlar koymuşlar; ölen kişi erkekse silâh, kadınsa takılar koymuşlar. İmdi bu da Anadolu’da henüz neolitik çağda ölümden sonra yaşam inancının olduğuna ve birtakım dînî törenlerin yapıldığına yoruluyor. Hem üstelik bu kazılarda tapınak olduğu sanılan çok sayıda mekâna da rastlandı, ayrıca evlerin pek çok köşesinde de dînî bir anlam taşıdığı düşünülen resimler ve duvar kabartmaları bulundu ki bunlar da Çatalhöyük insanının güçlü dînî duyguları olduğuna yoruluyor. Öte yandan bu resim ve kabartmalar da büyük oranda boğalara âit; imdi paleolitik çağda boğalara atfedilen kutsiyet bu çağda da sürmüş.

Bu kazılarda bulunan kemiklerin yanında aynı zamanda da ölen kişinin cinsiyetinden bağımsız olarak çok sayıda tanrıça heykelciğine rastlandı. Bu heykelciklerin en önemli özelliği ise tanrıçaların yırtıcı hayvanlara da hükmettiği yollu tasvirler içermesi. İmdi bu da Çatalhöyük insanının kadınların doğurganlık özelliğinin onlara güç kazandırdığına, bu gücün de hâkimiyet demek olduğuna ve bu hâkimiyetin yırtıcı hayvanlar üzerinde bile geçerli olduğuna inandığına yoruluyor. Bana sorarsanız Çatalhöyük insanı asıl gücü parçalamada değil; birleştirmede buldu ve bu inanç da yaşamı sürdürmek için gerekli âletlerin yapımı sırasında doğdu ve gelişti, zamanla da üremedeki fonksiyonu bakımından kadını da kapsamaya başladı ve bu heykelciklerde simgeleşti.

Çayönü’nde ise evler daha çok taştan yapılmış ve birbirlerinden oldukça uzak bir şekilde inşâ edilmiş. Fakat evlerin plânları da yine dikdörtgen biçiminde. Öte yandan bu evlerde çok sayıda oda var ve bunların önemli bir kısmının depo olarak kullanıldığı sanılıyor. Nitekim bu bölgede yaz mevsimleri oldukça kurak geçiyor, bu da Çayönü insanının böyle bir yol seçtiğine yoruluyor. Çayönü kazılarında da yine çok sayıda hayvan ve insan heykelciklerine rastlandı. Ayrıca bu buluntular arasında çok sayıda mâdenî eşyâ ve bunların yapımında kullanılan araç ve gereçlere de rastlandı. İmdi bu da Anadolu’da neolitik çağda metalürji çalışmalarının yapıldığına yoruluyor.


Bakır devri bakırın işlenmeye başlandığı devirdir. Bakırın ilk defâ M.Ö. 10.000’lerde Ortadoğu’da işlenmeye başlandığı sanılmakta. Ancak bakır devrinin de farklı coğrafyalarda farklı zaman dilimlerinde yaşandığını görüyoruz. Bakırın işlenmesiyle av silâhlarının yapımında büyük değişimler ortaya çıktı, toprak işlerinde kullanılmak üzere de göreli olarak daha sağlam araçlar geliştirildi. Ne var ki bakırın da dayanıksız yapısı içine başka bir metâli (kalay) katarak daha sağlam bir alaşıma ulaşmaya sürükledi; böylelikle tunç devri başlamış oldu:

Tunç devrinde yaşanan en önemli gelişme de oldukça dayanıklı araçların ve av silâhlarının yapımı oldu. Britanya’da üretilen kalay ile Akdeniz’de üretilen bakır buralarda yaşayan yerli halklarla alışverişe geçen göçebe kavimler aracılığıyla değiş tokuş edildi ve tunç üretimine geçildi. Kılıçların üretilmesine ve kalkan ile zırh yapımına da bu dönemde geçildi. Mâdencilik çalışmaları ilerledikçe de demir bulundu ve demirin işlenmesine başlandı; böylelikle demir devrine gelindi:

Demiri ilk işleyenlerin Orta Asya’da yaşayan Eski Türkler olduğu hakkında yaygın bir kabûl var. Ancak kimi araştırıcılar erken dönemlerde dünyâya düşen meteorların bıraktığı demirin henüz daha paleolitik çağda birtakım süs eşyâları yapmak için işlenmekte olduğunu iddiâ ediyor. Ne var ki erken dönemlerde demiri işlemek için geliştirilen bir fırın yoktu ve bu fırınlar ancak bakır devrinden sonra kurulmaya başlandı, demir devrine gelindiğinde ise işlenen demir artık tüm yaşamı doğrudan etkilemeye başladı.

Demir ilk önce silâh yapımında, daha sonra da günlük hayâtı sürdürmeye yarayan araçların yapımında kullanıldı. Eski Türkler göç ettikçe yerli halklara demiri ve onu işlemeyi öğretti, zamanla da demir savaşlarda üstünlük elde etmenin temel unsurlarından biri hâline geldi. Hititler de Eski Türklerden öğrendikleri bilgiler doğrultusunda silâh yapımında kendilerine özgü teknikler geliştirdiler ve çok daha sağlam silâhlar yapmaya başladılar, bu yolla iki yüzyıl boyunca bir süpergüç olmayı da başardılar.

İmdi demirin tunçtan daha dayanıklı bir metâl olması tarımcılıkta kullanılan araçların bu kez de demirden yapılmasını ve bu yolla örneğin daha sağlam sapanlarla ekilen topraklardan daha bol ürün alınmasını sağladı, bu da yerleşik kavimlerin tahıl gereksinmelerini fazlasıyla karşılamalarını ve geri kalan kısmıyla da göçebelerle daha sıkı ticâret ilişkileri kurmalarını sağladı. Zaman içinde de göçebe kavimler ile yerleşik kavimler arasındaki bu ilişkiler kültürel bir boyut kazandı.

Eski çağda ise yerleşik kavimler ortak kültürel bağların da yardımıyla artık kent-devletleri kurmuşlardı. Doğudaki kent-devletlerinde en önemli yapı tapınaklardı ve diğer yerleşim birimleri de tapınakları merkeze alacak bir biçimde inşâ edildi. Tapınaklar toplumsal yaşamda da merkezî bir konumda bulunuyor; buralarda dînî törenler düzenleniyor, eğitim-öğretim işleri sürdürülüyor, siyâsî sorunlar tartışılıyor vb. işler yapılıyordu. Tapınaklar aynı zamanda da birer ticâret merkeziydi.

İmdi tapınakların bu özellikleri tapınak işleriyle uğraşan râhiplerin ekonomik ve siyâsî nüfuzlarını arttırdı. Bu artış zamanla o kadar hat safhâya ulaştı ki kimi kavimlerde krallar kendilerini baş râhip olarak ilân ettirmeye başladı. Böylelikle râhiplerin ekonomik ve siyâsî nüfuzları kralların elinde toplanmaya başladı. Kimi kavimlerde bunu kabûllenemeyen râhipler ise düşmanlarıyla işbirliği yaparak krallarını devirme yoluna bile gitti.

Eski çağda peygamberler en çok Ortadoğu’ya gönderildi. Zaman içinde bölgede dînî inanç sistemleri gelişti ve çeşitlendi ve farklı coğrafyalara yayıldı. Peygamberler halkın yerleşik inançlarını yıkmaya ve yerine yenisini getirmeye çalıştı. Ezilen ve büyük baskılar gören halkları özgürleştirmek için mücâdele verdiler ve hakkâniyet esâsına dayalı bir toplumsal yapıyı kurumsallaştırmalarını öğütlediler. Bu da kralların mutlak hâkimiyetlerinin sınırlandırılması anlamına geliyordu ve zaman içinde medeniyetlerin gelişmesini (burada gelişme: medeniyet unsurlarının belirli bir bütünsellik içinde giderek daha karmaşık bir hâl almasıdır) sağlayacak özgürlük ve hoşgörü ortamı da bu şekilde tesis edildi. Ortadoğu’da medeniyetlerin gelişimi zamanla en yüksek seviyeye ulaştı ve medeniyetler en çok da ticâret yoluyla birbirleri arasında hem fizîkî hem de kültürel alışverişler yaptı. Ancak Ortadoğu dinlerinden Hıristiyanlık, Batıda Romalılar tarafından resmî din hâline getirildiğinde bu en çok her çeşit devlet ve Kilise baskısının meşru gösterilmesinde kullanıldı ve bu özgürlük ve hoşgörü ortamı da ağır yaralar aldı.

Orta çağda ise Roma İmparatorluğunun M.Ö. 100’lerde ve sonrasında büyük bir yozlaşma ve bozunmaya girmesi sonucu İmparatorluğun cumhuriyet dönemindeki parıltılı günleri kayboluyordu. İlk önceleri Hıristiyanlığı Roma kânunlarına aykırıdır diye yasaklayan hükümdarlar Galerius ve en çok da I. Konstantin’den sonra sırtlarını Hıristiyanlığa dayamaya başladılar. I. Konstantin İmparatorluğun başkentini Roma’dan Bizans’a taşırken Doğuda büyük bir çoğunluk hâline gelen ve siyâsî nüfuzlarını arttıran Hıristiyanlara şirin görünmeye çalışıyordu. Başkentin Bizans’a taşınması Papa’nın siyâsî nüfûzunda herhangi bir azalma meydana getirmedi; hem Romalıların gözünde hem de diğer kavimlerin gözünde papalık kurumu hep ayrıcalıklı bir konumda bulundu. Daha sonraları İmparator Jüstinyen ise hem Papa hem de Caesar olma istemiyle hareket etti ve kendisine karşı çıkanları da ağır cezâlara çarptırdı.

O dönemlerde Îsâ’nın bir insan mı yoksa tanrı mı olduğu tartışmaları yapılıyor ve Hıristiyanlar arasında birtakım kutuplaşmalar ortaya çıkıyordu. Bizans’ta toplanan Beşinci Konsül bir dizi karar aldı ve karar metnini onaylaması için Roma’da bulunan Kiliseye yolladı. Kilise ise bu metni onaylamayınca Hıristiyanlar, Katolikler ve Ortodokslar olmak üzere ikiye bölündü ve mezhep kavgaları başladı. Bu kavgalar yaklaşık olarak üç yüz yıl kadar Doğu Roma’nın başına belâ oldu. Daha sonraları Türkler’in Doğu Roma’nın kapılarına dayanması Papa’dan yardım istemelerine yol açtı ve Doğu Romalılar, Papa ile Katolik Kilisesinin siyâsî egemenliğini olumlamış oldular. Papa ivedilikle haçlı seferlerini başlattı ve bu egemenliği arttırmak istedi; ancak Türkler karşısında önemli bir başarı kazanamayınca bu egemenliği zedeledi. Zamanla da Avrupa’da krallar üzerindeki siyâsî nüfûzunu yitirdi.

Batı Roma İmparatorluğu ve Doğu Roma İmparatorluğu iç işleriyle ve Türklerle uğraşırken Avrupa’da yeni bir ekonomik ve siyâsî yapılanma ortaya çıkmıştı: feodalizm. Avrupa coğrafyasına tarım devrimi geç geldi. Bu coğrafya oldukça büyük bataklıkların kapladığı bir coğrafyaydı ve Avrupalılar bunları kurutup tarıma elverişli bir alan hâline nasıl getireceklerini henüz bulabilmiş değildi. Ne var ki sabanın îcâdı ve Doğulu tüccarlardan öğrendikleri yöntemler sâyesinde tarıma ve sonrasında da hayvancılığa geçebildiler. Kısa zamanda Avrupa’da tarım ve hayvancılık gelişti ve artı-ürün ortaya çıktı. Bu ürünlerle ticâreti geliştirdiler. Ancak tüccarlar ticâret yolları üzerinde istilâcı-göçebe kavimlerin saldırısına uğramaktan endişe ediyordu. Hâl böyle olunca Avrupa’da güvenliği sağlamak için yeni yapılar arandı ve böylelikle şövalyelik kurumu doğdu. Bu şövalyeler kullandıkları silâhlar sâyesinde Avrupa’da kısa zaman içinde güvenliği sağlayan güçler hâline geldiler. İmdi merkezî idâresi zayıf olan devletlerde ordunun karşılayamadığı güvenlik gereksinmelerini bu şövalyeler karşıladı. Şövalyelerin görevleri de sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde geçerliydi ve bu sınırları feodal beyler belirliyor, bu sınırlar içinde yaşayanların tüm sorumluluğunu da onlar üstleniyordu.

(Visited 2 times, 1 visits today)


Kaynak: Kadim Dostlar ™ Forum

Bu içerik 15.02.2009 tarihinde Hale tarafından, Medeniyetler ve Ülkeler Tarihi Ansiklopedisi bölümünde paylaşılmıştır ve 1719 kez okunmuştur. Bu içeriğin devamında incelemek isteyebileceğiniz 2 adet mesaj daha bulunmaktadır.

Medeniyetlerin Doğuşu | Medeniyetlerin Doğuşu Üzerine Bir İnceleme orjinal içeriğine ulaşmak için tıklayın ...

Önceki Makale[Hukuk] Mortgage Kanunu Nedir? Sonraki MakaleTarihte Bugün: 18 Aralık | (2002) - Dr. Necip Hablemitoğlu, Evinin Önünde Suikasta Kurban Gitti

Bu Makaleyle İlgili Fikirlerinizi ve Görüşlerinizi Diğer Ziyaretçilerle Paylaşabilirsiniz